Sol ve Anayasal Reform

Costas Douzinas

Çev: Yusuf Enes Karataş


Guardian New Politics makalelerinde beni en çok şaşırtan şey makalelerin ekseriyetinin siyasetle pek bir ilgisinin olmamasıydı. Bu makaleler, anayasa hukukundaki değişikliklere yönelik önerileri içeriyordu – bazıları nispeten minör (milletvekillerinin sayısını azaltmak, tatillerini kısaltmak veya artık vadesi dolmuş protokolü kaldırmak – bu reform gayreti bir Parlamento’nun şu anda olduğundan daha sıkıcı bir yer olmasına yol açabilecek olsa da), bazıları ise daha radikal önerileri dillendiriyordu. Bu, genel olarak hukukçuların etkisini sindirmeye çalışan yorumculara göre oldukça gariptir. New Politics hukukçu zihniyetini en muhteşem şekliyle sergiliyor: eğer siyasetimiz beklediğimiz gibi işlemediyse kuralları değiştirin, prosedürleri iyileştirin, eninde sonunda yazılı bir anayasaya sahip olun, tüm bunları yaparsanız işler hızla iyileşir. Anayasal fetişizm usulün öze, hukukun siyasete karşı zaferidir.


Siyaset ile anayasa arasındaki ilişki nedir? Teknik anlamda anayasa hukuku, uygulayıcılarına gerekli düzeni ve öngörülebilirliği sağlayarak politik oyunun kurallarını düzenler. Parlamento Başkanı’nın, Parlamento komitelerinin veya Kabine ve hükümetin iç çalışmalarının rolü bu formel anayasayla ilgilidir. Ancak daha genel ve tarihsel anlamda, anayasa toplumumuzdaki toplumsal güçlerin dengesini yoğunlaştırır ve dışa vurur. Yani anayasa, iktidarın metronomu, iç ve dış sınırlarının haritası, (kamusal ve özel) iktidarın topluluk ve vatandaş ile ilişki kurma biçimidir. Teknik anayasa, siyasi seçkinlerin kulüp kurallarıdır; tözel anayasa yönetimin can damarıdır.


New Politics’teki önerilerin çoğu formel anayasaya hitap ediyor. Ancak mevcut krize yol açan işlev bozukluğu iktidarın daha geniş işleyiş şekliyle ilgilidir. Bu daha derin ve çok daha tehlikeli krizin semptomları bir süredir ortalıkta dolaşıyor: sahte bir prospektüsle halka satılan ve hem galipler hem de mağluplar için korkunç sonuçları olan bir savaş. Çoğu medya ve kanaat önderinin Hükümet karşısında el pençe divan durmasına rağmen üretilen ve çoğunluk tarafından benimsenen bir görüş olan savaşın yanlış olduğu görüşü tamamıyla göz ardı edildi. Ancak tözel anayasanın krizinin en dramatik işareti ekonomik çöküştür. Bu çöküş, neo-liberal kapitalizmin (görünürde) terk edilmesine yol açtı. Ne var ki neo-liberalizm sadece tehlikeli bir ekonomik model değildir. İktidarın nasıl işlediğini, bireylerin kendileriyle ve başkalarıyla nasıl ilişki kurması gerektiğini, ülkemizin dünyadaki rolünün ne olduğunu tanımlayan bütünsel bir dünya görüşüdür. Bu putperestliğin ekonomik öncülleri çökerken ideoloji, toplum ve kültür üzerindeki yansımaları büyük ölçüde görmezden gelinmiştir. Yeni bir siyaset imkanına burada karar verilecek.


Parlamento, fiyatlarla oynanmasını ve ev fiyatlarının ‘tepetaklak olmasını’ engellemek için kurallar ve bağımsız denetçileri devreye sokabilir. Ancak asıl sorun finansal yolsuzluğu ve hatta yasadışılığı durdurmak değil. Asıl sorun, kamu yararı ile özel kazancın aynı anlama geldiğini görüşünün egemenliğidir. Bu görüşe göre, siyasetin rolü, güç dengesini değiştirmek ve servet eşitsizliğini azaltmak değil, bu eşitsizliği korumak ve işleyişini kolaylaştırmaktır. Böylesine zihniyetler ve ideolojiler kural reformlarıyla basitçe değişemez. O zaman tamamen yeni bir ‘yazılı’ anayasaya sahip olmaya ne dersiniz?


Anayasamızı öğretmenin en büyük lütfu, anayasamızı siyasette ve tarihte muteber bir şekilde temellendirmeden anlayamamanızdır. Tony Benn’in katıksız inatçılık ve siyasi kampanyalar yoluyla asiller sınıfı üyesi kimselerin soyluluk rütbelerinden vazgeçip seçilmiş Milletvekili olmalarına imkân vermek için kuralları nasıl yeniden yazdığını tartışmadan anayasal eğilimleri öğretemezsiniz. Bu, Lord Hume’un soyluluk rütbesinden vazgeçmesine ve Alec Douglas-Hume olarak Başbakan olmasına imkân verdi. Hükümet çoğunluğunun boyutunun anayasal kararları nasıl etkilediğini anlamadan veya Westland meselesini ve Michael Heseltine’i tartışmadan kolektif sorumluluğu açıklayamazsınız.


Aksine söylentilere rağmen bir anayasamız var ve onun yazılı olmama özelliği yönetimimizin en büyük avantajı. Hiçbir kolektif organ, böylesine açık ve geleneksel kurallar ve prosedürler olmadan çalışamaz. Anayasa; mevzuat, common law, parlamento kuralları ve siyasi oyunun bazı önemli kısımlarını belirsiz bir şekilde düzenleyen eğilimler boyunca dağılmış durumda. Bu, büyük radikal kamu avukatı John Griffith’in siyasette yaşanan her şeyin anayasal olduğunu ve hiçbir şey yaşanmazsa bunun da anayasal olacağını söylemesini sağlayan gerçekti. Başka bir deyişle politikamız ve hukukumuz onları birlikte büyüten, ayarlayan ve değiştiren organik bir ilişkiye sahiptir. Bu kademeli süreç, günümüzde bazı temel anayasal kuralların reform olasılığına imkân veren şeydir. ‘Yazılmamış’ anayasamızın tuhaflığı onun en radikal unsurudur: monarşiden, trafik sıkışıklık ücretine kadar her şey basit bir parlamento oylamasıyla değiştirilebilir.


Yorumcular tarafından önerilen türden radikal bir değişiklik Amerikan, Alman veya Fransız anayasalarına göre mümkün olmazdı. Yazılı bir anayasadaki herhangi bir şeyi değiştirmek için her şeyin hurdaya çıkarılması veya uzun ve külfetli prosedürler veya devrimler sonucunda değiştirilmesi gerekir. 1951 Yunan Anayasası anayasal monarşinin kaldırılamayacağını belirtmişti. Kaldırılması, bir diktatörlük, ittifaklar veya referandumlar ve yeni bir anayasa gerektirdi ancak Krallık kaldırılsa da eski Yunan Kralı neredeyse yarım yüzyıldır Kuzey Londra’da ikamet ediyor.


Sol, esnek anayasal düzenlemelerimizi açık bir şekilde korumalı çünkü radikal değişiklikler ilk kez gündemde. Belirli reformlara dönersek, sol, tözel anayasayı değiştirmeye yardımcı olacak fikirler ortaya koymalıdır. Bu fikirlerden iki tanesi hemen öne çıkıyor: sembolik nedenlerle monarşinin kaldırılması ve orantılı temsil. Parlamento Reformunun totemik değeri yoktur ve tartışmanın her iki tarafında sağlam formel argümanlar mevcuttur. Sol için Parlamento Reformu yeniden rekabet edecek düzeye gelmesinin önkoşulu olarak elzemdir. İşçi Partisi’nin sosyalist ilkelerden vazgeçmesi ve merkeze kayması solda devasa bir boşluk yarattı. Eğer Yeni Siyaset, güçler dengesindeki bir değişiklikle ilgiliyse solun yeniden rekabet edecek düzeye gelmesi sarsıcı bir şekilde İşçi Partisi’nden kopmadan geçer. Tory hükümetine sahip olmak hastalıktan daha kötü bir tedavidir. Ancak muhalefette uzun süre kalma ihtimali ve Parlamento Reformunun yarattığı daha küçük partilerin Parlamentoda temsili olasılığı insanları kısa vadeli kariyer hesaplamalarından uzaklaştırabilir.


Biz sıradan vatandaşlar böyle bir reform sürecine nasıl katılabilir? Avrupa ve yerel seçimlerin arifesinde devam eden parlamento yozlaşması efsanesi, Nobel Ödüllü Jose Saramago’nun mükemmel siyasi alegorisi Görmek’i akla getiriyor. İsimsiz bir şehrin vatandaşları arka arkaya iki ulusal seçimde büyük oranda boş oy kullanır. Sağcı hükümet bu eylemi vatana ihanet olarak görür ve olağanüstü hâl ilan eder. Gizli ajanlar vatandaşları gözetler, sorgular ve işkence yapar ancak hiçbir komplo ortaya çıkmaz. Tren istasyonu, vatandaşların teröristleri suçlayacakları umuduyla hükümet tarafından bombalanır ancak hiçbir yararı olmaz. Sonunda hükümet ve tüm devlet erkânı ortaya çıkan kargaşanın seçmenlerin aklını başına getireceğini umarak başkenti terk eder. Hayat ise huzur içinde devam eder. Talihsiz hükümet bir sıkıyönetim dayatır ve şehre giden yolları tanklarla keserek şehri cezalandırır ve sonunda tüm ülkeyi sefil bir duruma sürükler.


4 Haziran’da birçoğumuz oy pusulalarımızı yırtıp atarsak ne olur? Gordon Brown, İskoçya’ya gitmek için Londra’yı terk eder mi? Bu kitlesel itaatsizlik gösterisine, eylemsel eylemsizlik eylemine karşılık olarak istifa eder miydi? Demokratik teoride seçimler bir tür sihre sahiptir. Bir yandan her bir insanı kendine has ve diğer eşit birimlere eklenmiş sayarak insanları eşit tikel birimlere dönüştürür. Ama aynı zamanda seçimler halk kitlesine kolektif bir ses vererek ve birkaç saatliğine ‘egemen’ halk haline getirerek halk kitlesini birleştirir. Seçimlere katılmak ama herhangi bir partiye oy vermemek büyük sonuçları olan siyasi bir eylem olacaktır. Bu eylem, solun seçimler ve demokratik temsille derinden ilgilendiğini ancak mevcut enkazdan yeni bir politika çıkacaksa bunun yeni insanlar, partiler ve fikirler ile mümkün olacağını gösterecektir.


Orijinal metin, "The Left and Constitutional Reform" başlığıyla 4 Haziran 2009 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.