Hukuk ve Felsefi Teori: Eleştirel Kesişimler

Thanos Zartaloudis[1]

Çeviren: Hüseyin Dişli


Hukuki formun toplum çapında bir zafer yürüyüşüne giriştiği bir zamanda, “hukuk”tan ziyade hukuki bir form ve hukuk-benzeri bir usul benimsemenin; politik ve akademik hayat, hatta felsefenin kendisi ve –giderek artan bir şekilde– bireysel ilişkiler kadar hukuka uzak alanların dahi evrensel bir varlığı haline geldiği bir zamanda, felsefi teori hukuku nasıl ele alabilir?


Samuel Beckett üzerine yazan Gilles Deleuze için “bitkin” kavramı önemli bir konumdadır. “Bitkin”, diye yazar Deleuze, “yorgundan [le fatigué] çok daha fazlasıdır” ([1992] 1995, 3). Yorgun olmak – belki de bir sınır veya engelle karşılaşılması dolayısıyla geçici olarak – projelerini artık gerçekleştiremiyor olmakken; bitkin olmak, aksine, mümkün olanın kendisinden kurtulmuş, sınır deneyiminin bizzat kendisini tüketmek demektir: “Yorgun yalnızca gerçekleştirmeyi bitirip tüketirken, bitkin mümkünün tümünü bitirip tüketir. Yorgun artık hiçbir şey gerçekleştiremez, halbuki bitkin artık hiçbir şeyi mümkünleştiremez [ne peut plus possibiliser]" (Ibid.; çeviri düzenlendi[2]). Bu vesileyle Deleuze; Beckett’ta bir potansiyalite (yeniyi/farklıyı mümkün kılma anlamında)  gücü olarak bitkinliğin tasdik edici düşüncesinin yerini tayin eder, çünkü bitkin özne kendini herhangi bir faaliyet muhasebesinin (ve imkân türetmenin) ötesinde bulduğunda, kendisini hâlihazırda idrak edilen yahut mahdut imkânların ötesinde yenileme gücüyle yeni bir öznellik içinde yeniden düzenleyebilir.


Artık mümkün kılamamak –ilginçtir ki– efendinin arzusudur, ve bu arzu; filozofların aynı zamanda potansiyalite (yahut ‘kuvvet’) kipliğini şu ya da bunun gerçekleşmesi anındaki tüm imkanların tüketilmesi şeklinde tasavvur eden batılı ‘huzur metafiziği’[3] (‘metaphysics of presence’) olarak adlandırdıkları şeydir. Bir kez gerçekleşmişse, potansiyalite kipliğinin bu tahdit edici değişiminde bir şey – ya da bu durumda hukuki bir düşünce yahut hukuk – artık kendisini nasıl dönüştüreceğini bilemez durumdadır. Böylece, hukuki düşünce ve hukuk teorisi yalnızca yasanın uygulanmasını ve bunun doktriner çalışmasını, yargılama (ve yargıları yargılama) işini, “faydalılığı”, “gerçek hukuku” savunmayı, nihai olarak birinin “vazifesini” yerine getirmesini vs. sergilemeye indirgenir. Bununla birlikte, hukuki düşünceyi, (spekülatif olarak da olsa) kesinliklerin ne pahasına olursa olsun “savunulması gerektiğini” iddia etmeye devam eden hukukçuların ellerine bırakamayız. Kimileri için hukuk düşüncesi; şu veya bu gerçekleşmede (ve sonuçlarında) kendini tüketmeyi ve onun kurucu dinamizmini ve potansiyalitesini inkâr etmeyi amaçlayan mutabakat güdümlü yekpare bir temel hukuk teorisidir. Örneğin hukuk alanında meslektaşlarımızın hukuk düşüncesinin neyi zorunlu olarak içermesi, neyiyse içermemesi gerektiği konusundaki ısrarlarını duymak, yahut hukukun dolaysız uygulama ve işlevsellik alanının dışındaki herhangi bir şeyin hiçbir değeri olmadığını veya en iyi ihtimalle, yanlış yola saptırılmış naif ya da yanlış konumlandırılmış bir soruşturma olduğunu duymak ender rastlanan bir şey değildir. Ve yine, hakkaniyetli olmak gerekirse, bu inzibatvâri görüşün “eleştirel” diğer yanı, yani kişinin cari hukukun “ne olduğu” ya da hukukun “ne yaptığı” ile hiç ilgilenmemesi gerektiği (kelimenin her iki anlamında) eşit derecede aptalcadır.


Hukuku/yasayı düşünmenin dinamizmi – kendisi bunu istediği takdirde bile – böylesine sınırlayıcı mizaçtaki bir hukuki düşüncenin önceden belirlenmiş bir tasvirinin veya hukuki gerçeklik anlatısının –ve bu anlatıyı artık her ne üretiyor (ya da tüketiyorsa) onun– arkasına gizlenmeye meyyal olduğu gerçeğini (potansiyalitesi nazarından) yeterince iyi gizleyemediğinden asla tümüyle tüketilemez. O halde, aciliyet olarak hukuki arabuluculuk klişe imajının yahut gerçekleşmiş veya gerçekleşebilir gerçeklik ile potansiyalitenin sistemik birleşiminin fark edilir bir şekilde yorgun düşmesi iyi de bir şeydir. Hukuki düşünce doğallık ve pozitivizm arasındaki devinim tıkanıklığını oldukça uzun bir süre önce sona erdirdi ve bugün itibariyle hukuki düşünceye katılan çok daha geniş bir disiplin ve disiplinler arası dil çeşitliliği olduğu inkâr edilemez. Buradaki güçlük; ister neo-denetimci fetişizm, ister kendilerini kurtuluş iddiasının bir hayli alelade manifestoları olarak takdim eden süreksiz eleştirel tepkiler mahiyetinde görünsün, hukuku/yasayı düşünmeyi her yeni klişenin açmazında tüketmeksizin epistemik belirsizliğe açıklığı sürdürmektir.


Bugün için daha iyi bir amaç şimdiye kadar duyulmayıp daha yüksek bir şüphe mertebesi diyebileceğimiz şeyi daha da geliştirmek olabilir. Hukukçular eğitimleri gereği zaten şüphecidir ya da yüzyıllardır adlandırıldıkları tabirle “ihtiyatlı”dırlar. Ya hukuk maharetine (mastery) sahip olanlar; böyle bir ustalıktan yoksun olanlar, aslında hiç de hukuka ilgi duymayanlar, belki de onu yalnızca farklı-alternatif yollarla yeniden iktisap etmekle ilgilenenler tarafından yerinden edilseler nasıl olurdu? Mesela, hukuk hakkında konuşmanın politik biçiminden kuşku duymak; düşüncedeki ilhamın veya imgelemin yegâne hareket ettiricisi veya “eleştiri” (aynısı daha demode bir şekilde de ifade edilir) olmasının da ötesinde, alternatif tarzdaki deneylere yol açabilir. Eleştirel kip –sıklıkla görüldüğü üzere– her ne zaman farazi bir kısım Hegelci tanıma oyunlarının tembel alıştırmasına dönüşürse, hukuku/yasayı düşünmekle mümkün olabileceklere dair tüm faraziyeleri geçici olarak ilga etmesi dolayısıyla yeni bir öğrenme biçimini meşru kılar. Mesele bir şekilde kusurluluğu ve neticesizliği zapturapt altına almak değil (sanki bu mümkünmüş gibi), düşüncenin potansiyalitesine tahakküm iddiasında bulunmadan öğrenmenin ve soru sormanın sahih tekrarını sürdürmektir. Hukuku (veya yasayı) düşünmek; kanun yapma, politika oluşturma, mevzuat düzenleme vb. amaçlarla sınırlandırılmamalı veya karıştırılmamalıdır. Ne uygulamak, ne de yalnızca fişini çekmek, daha ziyade (tercihe şayan olan) Giorgio Agamben'in (2005, 64, Walter Benjamin'e referansla) belirttiği gibi hukuku “çalışmak”. Bu henüz mukadder olmayan etkili biçimde potansiyel bir hukuki düşünce için daha mütevazi –ama aynı zamanda daha yaratıcı bir şekilde ihmalkâr– bir durum olacaktır.


Hukuki düşüncenin (alışılagelmiş “jurisprudence”, “hukuk felsefesi”, “hukuk teorisi” vb. anlamlarında) tükenmişliğini ciddiye almak, hukuk düşüncesini evvelemirde belirli modalitelerin düşüncesi olarak anlamak; ve bunu yaparken modalitelerin bizzat kendi üretip kendi kendini meşru kılan değişimlerini de tasdik etmek (mesela fiilîliğin potansiyaliteye ya da normatif zorunluluğun olumsallığa farazi önceliği) manasına gelir. Görünen o ki, hukuki düşünce zaman zaman şu ya da bu çelişki ya da mantıksal paradoks ile çatışmaktan ibaret saydığı kendi yorgunluğuyla karşı karşıya kalırken, kendisini sık sık tükenmez bir yargı sistemi olarak takdim ederek çeşitli nüfuz alanlarında (“jurisprudence” veya “hukuk felsefesi” olarak) bir kez daha disipline olmaya çalışmakta. Burada hukuki düşüncenin sözüm ona kendi yerini ikame eden koşulluluğunun; düşüncenin belirmekte olan yaratıcılığı ve canlı bir olumsallık karşısında daima emniyetsiz kaldığını hatırlamak yerinde olacaktır. Yasa düşünceye ne yapacağını buyuramayacağı gibi düşüncenin de hukukun/yasanın veya hukuki düşüncenin neler yapabileceğini önceden tayin etmekle bir ilgisi olmasa gerektir. Bu, hukuki uygulama, yorumlama ve araştırmaya sınırlamaların getirilmediği ve getirilmemesi de gerektiğini imlemekten ziyade şu manadadır; hukuku düşünmek hiçbir şekilde (dar anlamında) hukuki düşünce olmak zorunda değildir. Hukuki düşüncenin mutlak ilkeler yerine ziyadesiyle spekülatif köken, varsayım ve aksiyom anlatılarına dayanıyor olması dikkate değer bir husustur. Fakat hukuki düşünce, en azından dünyanın bazı kısımlarında, esas olarak düşünmeyi ve anlatılamayı bıraktı ve bunun yerine kendisini, -artık kurumsallaşmış- bir inkâr iskelesinin önünde, mantıksal ifadeler ve çelişkilerden başka bir statüde görmediği kuralların klinik teknisitesinin çalışmasıyla sınırlandırdı. Eleştirelmuhalifler, eleştiri, direniş veya polemik karşı yorumun çeşitli önemli formlarını seçerler, çoğu kez sadece şu ya da bu ilkeye ihanetten yakınmanın keyfine varmakla kalmazlar ve sıklıkla da, -çok çeşitli seçkin muhakemelerin emrinde- minörü majore, tebaayı efendiye karşı -bir kez daha- savunurlar. Fakat yasayla bu dansın beyhudeliği hem “klinik” hem de “eleştirel” olarak yazarlarının gözünden kaçar.


Bunun yerine, hukuki düşünceye dair güncel tartışmalardaki bir kısım daha incelikli konumlanmaları hesaba katmaksızın bariz bir şeyi hatırlatmama izin verilsin; eğer sadece zorunluluk olsaydı, o zaman düşünceye gerek de kalmazdı. Hukuktan bahis nihayetinde birçok farklı dilde, coğrafyada ve zamansallıkta gerçekleşir. Hukuku farklı dillerde düşünmek de, belirli bir otoktoni/yerlilik (hukukun sözümona otonomisi ve kendiliğindenliği) teşebbüsü mahiyetinde olup, onun “varlığını” biteviye önceden kurma ve meşru kılma girişimidir. Ancak böyle yolculuk hiçbir zaman garanti olmadığı gibi olmayacaktır da (“master sistem” gibi bir şey değil de diğerleri arasında bir sistem olmak kaydıyla, hukuk; gerçekten de olduğu gibi anlaşılıp incelenmeye devam eden fonksiyonel olarak ayrıştırılmış bir sistem[4] olarak düşünülebilir).  Hukukun/yasanın daha şümullü bir düşünümü olarak hukuki düşünce bizi icbar altında bırakmaz ve (hukuki uygulama ya da kararın) tek yönlü olgusal yahut normatif bir gerçekliğine tekabül etmekten ibaret de değildir. Bu yüzden, hukuki düşünceden kati olarak onun formu, içeriği ve varsayılan ahlaki buyruğuna dair özsel yahut zorunlu bir imperatif türetilemez.


Bu bağlamda, hukuki düşüncenin içkin çoğulcu geçerliliğine (pluriversality) ilişkin tereddüdünü ve farkındalığını teslim etmek adına, hukuki düşünce ile disiplinlerin kesişme noktalarında ve noktaları boyunca açık fikirli bir çalışma modunda iştigal etmek uygun olacaktır. Hukuku bir kesişme noktasında düşünmek; onun cümle, buyruk, ilke ve aksiyomlar akışını kesintiye uğratarak onu böylece -belki de- “orijinal”, söylenemez veya tahayyül edilemez kökenine veya temeline değil, daha ziyade olumsallığı; özsel bir köken ya da doğadan mahrumiyeti, şeylerin/ilişkilerin ortasında bir arada bulunuşu ve kompozisyonu mahiyetindeki tereddüdüne geri yönlendirmek anlamına gelir.


Bibliografya

Agamben, Giorgio. 2005. State of Exception. Translated by Kevin Attell. Chicago: Chicago University Press.

Deleuze, Gilles. [1992] 1995. “The Exhausted.” Translated by Anthony Uhlmann, SubStance, 24(3): 3–26.

Latour, Bruno. 2005. Reassembling the Social: An Introduction to Actor-Network-Theory, Oxford: Oxford University Press.


Orijinal metne Thanos Zartaloudis'in Academia sayfasından ulaşabilirsiniz.


[1] Kent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Hukuk Teorisi ve Tarihi alanında Türkiye’de Doçentin karşılığı diyebileceğimiz ‘Reader’ pozisyonunda çalışmalarını yürütüyor. Başlıca eserleri arasında The Birth of Nomos (2019) [Nomos’un Doğuşu] ve Giorgio Agamben: Power, Law and the Uses of Criticism (2011) [Giorgio Agamben: Erk, Hukuk ve Eleştirinin Kullanımları] yer alıyor.

[2] Yazara ait olan bu not Gilles Deleuze’nin "L'Epuise"(Bitkin) isimli metninin Anthony Uhlmann tarafından “The Exhausted” başlığıyla yapılan tercümesinde düzenlemeye gidildiğini ifade ediyor.

[3]Burada eski Türkçe bir kelime olan ‘huzuru’; hazır bulunma içerimiyle presence’ın uygun karşılığı olarak kullandım. (çn.)

[4]Yazar burada zımni olarak Niklas Luhmann’ın sosyal yapıyı hukukun da aralarında olduğu fonksiyonel olarak ayrıştırılmış sistemlerle kavrayan sistem teorisine atıfta bulunuyor. Bkz: https://www.hukukkritik.com/projects/niklas-luhmann%3A-autopoiesis-nedir%3F (çn.)