Yol Ayrımında Hapishane Feminizmi

Aya Gruber

Çev.: Melda Yetkin


[Not: Kadınlara yönelik cinsel şiddet ve ev içi şiddet gibi toplumsal sorunlara, yasaları ve cezaları çözüm olarak sunan düşünce genel olarak “hapishane feminizmi” şeklinde adlandırılmaktadır. Bu öneriler sorunu çözmek şöyle dursun, göçmenlere, siyahlara ve yoksullara bir şiddet biçimi olarak geri dönmektedir. ABD’de cinsel şiddete yönelik çıkarılan yeni yasalar bu kesimlerden kadın ve erkeklerin hapse girme oranlarını ciddi ölçüde artmıştır. Hapishane feminizmini eleştiren yazarlar da öncelikle bu konuya değinmektedirler: devletin gücünün artırılmasını sağlayacak yöntemler dezavantajlı gruplara zarar verecektir ve patriyarkal sistemin koruyucusu devlet ve yasaları bu sorunlara kalıcı bir çözüm getiremez. Temel olarak bu eksende dönse de, kolektif örgütler ve neoliberal STK’lar üzerinden yapılan tartışmalar da söz konusu; dezavantajlı gruplara koruma sağlayan kolektif örgütlerin zamanla neoliberal STK’lar haline gelmesi ve devlet bürokrasisine terk edilmesi bu kesimlerin korunmasında olumsuz bir etki yaratmıştır. Hapishane toplumsal sorunlara çözüm olarak kapitalizme içkin bir yöntem olarak karşımıza çıkar, ancak toplumsal sorunlar toplumsal ilişkiler değiştirilmeden çözülemez. Devletin ve burjuva hukukunun sınırları içerisinde kalarak toplumsal sorunlara çözüm bulmak imkânsız olduğundan, bu alanların dışına çıkarak, kolektif örgütlenme biçimlerini deneyimleyerek, tartışarak patriyarkal kapitalist sistemi yıkma mücadelesi verilmelidir. Türkiye’de artan kadın cinayetleri, cinsel saldırı ve istismar suçları,  İstanbul Sözleşmesi tartışmaları, bu sorunlara cevap olarak daha fazla “yasa” talebi, suçluların tutuklanması kampanyaları göz önünde bulundurulduğunda hapishane feminizmi eleştirileri bu sorunlar bağlamında önemli bir noktaya parmak basabilir.


“Carceral feminism”i hapishane feminizmi olarak çevirdik. Hapishane feminizmi özellikle ABD’de çokça tartışılan bir başlık. Biz de hukuKritik olarak bu tartışmaları Aya Gruber’in yazısıyla başlatarak sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.]


***


Yasa yapıcıların, yasaların suç olarak niteledikleri davranışlara hapishane-dışı (non-carceral) verilen karşılıkları kucaklamak için özgür hissettikleri bu dönüm noktasında bir soru yankılanır: “Peki ya tecavüz ve ev içi şiddet?” Düzen yanlısı güruh bu meseleyi retorik bir “yakaladım seni” olarak ele almayı amaçlamaktadır. Ancak anlamlı reforma açık birçok ilerici, ataerkilliğe karşı güçlü bir yasal araç olarak gördükleri cinsiyet suçları yasasının sonlandırılmasından gerçekten endişe duyuyor.


Toplumsal cinsiyet adaletini cezai kovuşturma ile bir tutmaya yönelik yerleşik içgüdü, feminizmi ceza hukukuna liberal inancın azaldığı bir çağda ceza devletinin son meşrulaştırıcılarından biri haline getiriyor. Kitabım The Feminist War on Crime, Birleşik Devletler feminizmi ile Amerikan ceza sistemi arasındaki kompleks simbiyotik ilişkinin izini sürüyor. Feministler defalarca şiddet karşıtı politikanın yol ayrımında durdular, içeriden gelen uyarılara ve diğer seçeneklere rağmen ceza hukukunu seçtiler. Kurtuluşu kovuşturma yoluyla arayan bu içgüdüyü söküp atmayı umuyorum.


Baskın soykütüksel izaha göre, çağdaş hapishane feminizmi, suça müsamaha göstermeyen politikacılar ve savcıların şiddet karşıtı feminist gündeme tayin edilmeleriyle tesadüfen ortaya çıktı. Bu genellikle feminist akademisyenler tarafından hareketin hukuki yaptırım tarafından “devralınması” olarak ifade edilir. Söylenilene göre, 1970'lerde ve 80'lerde feministler, tecavüz ve aile içi şiddete yönelik yüzyıllardır süren toplumsal ve yasal hoşgörüye tepki gösterdi ve sonunda devleti kadına yönelik şiddeti ciddi bir suç olarak görmeye zorladı. Ceza hukukunun bu mütevazı çağrısı, suça karşı savaşta savunmasız kadınları poster çocukları olarak kullanmaya istekli muhafazakârlar tarafından benimsendi. Bin yılın sonuna doğru, takım elbiseli korkusuz özel kurban birimi (SVU) savcısı, kadınların güçlenmesinin sembolü olarak sutyeni ateşe verenin (bra-burner) yerini aldı.


Ancak bu baskın anlatı feminizmin hapishane eğilimini sürdürmeye hizmet etmek için yetersiz. Bu yazıda iki tanesini keşfediyorum. Birincisi, anlatı yanlış bir şekilde, yirminci yüzyılın sonlarına kadar kadına yönelik şiddetin aynı şekilde hoş görüldüğünü ve erken feminist çabaların hızla patriyarkanın ağırlığı altına girdiğini varsayar. Bu varsayım, zayıf ceza hukukunun cinsiyetçi ve güçlü ceza hukukunun feminist olduğu şeklindeki çağdaş içgüdüyü önceden göstermektedir. İkincisi, yirminci yüzyılın sonlarındaki toplumsal cinsiyet suçları programını muhafazakarların feminist hareketi sistemin parçası haline getiren bir işlevi olarak nitelendirerek, feminizmin (veya onun güçlü dallarının) ceza hukuku ittifakını oluşturan içkin faktörlerini gizler.


Öncelikle tarihsel hoşgörü noktasına değineyim. Suça karşı feminist savaşın feminizm kadar eski olduğu ortaya çıktı. Cinsel ve aile içi şiddet yasasını ve politikasını etkileme arzusu, on dokuzuncu yüzyıl feminizminin merkezindeydi. Erken feminist reform çabaları diğer hiyerarşilerle etkileşime girdi ve onları sağlamlaştırdı. Feministlerin “vahşi tecavüzcüleri” ve “cinsel sapkınları” cezalandırma çağrıları oldukça başarılıydı ve Güneyli siyah karşıtı ırkçılar ve Kuzeyli ahlak reformcuları arasında benzer şekilde destek buldu. Ortaya çıkan ceza yasaları, tarafların ırkına ve sınıfsal statüsüne bağlı olarak seçici bir şekilde bile uygulanmadı.


En başarılı tecavüz reform çabalarından biri, 1890'larda Kadınların Hristiyan Denge Birliği'nin (WCTU) rıza yaşını yükseltme kampanyasıydı. "Her şeyi yap" başkanı Frances Willard liderliğindeki WCTU, rıza yaşını on altı ve on yedinin üzerine çıkartmaları için eyaletleri zorlamıştır. Bu reformlar, daha marjinal diğer kadınlara zarar vermiş olsa bile, birçok genç kadını tecavüzcülerden korudu. Hukuk tarihçisi Jane Larson, “erken feminist cinsel politikanın kendine özgü paradoksunu" gözlemlemiştir: “reşit olmayan cinsel ilişkiyi engellemek için erkeklerden ziyade kızlar devlet gözetimine alınmıştır”.


WCTU’nun retorik stratejisi, Güneyli lincine neden olan ırkçı mecazları da içeriyordu. Gerçekten de, Ida B. Wells, Willard'ı rıza yaşı reformlarını desteklemek için Güney'i gezdiği sırada kalabalığı karıştırdığı için kınadı. Irk-tecavüz bağlantısı günümüzde de devam ediyor. Tarihçi Estelle Freedman, Amerikan tecavüz anlayışlarında “ırkın merkeziyetini” belirtmişti. Donald Trump’ın beyaz üstünlüğü yanlısı başkanlığını Meksikalı göçmenlere tecavüzcü diyerek başlatması tesadüf değil.


Baskın anlatıdaki ikinci sorun, feminizmin hapishaneciliğini daha büyük suça karşı savaşın bir zayiatı olarak nitelendirmesidir. Ancak feminizmin kitlesel hapsetmeye katkısı her zaman pasif ve kasıtsız olmadı. Aksine, feminizm, sisteme katılımın modern feminizmi şekillendirdiği gibi, modern suç sistemini şekillendirmeye yardımcı oldu.


Örneğin, 80'ler ve 90'larda, genellikle – sevgiyle ya da pişmanlıkla – ayrılık ve tutuklamadan oluşan bir “kanun uygulama modeli” benimsediği için hatırlanan Ev İçi Şiddet reformunu ele alalım. 1970'lerin erken dönem şiddete uğrayan kadınların hareketi aslında son derece anti-otoriterdi ve Vietnam savaşına yönelik protestoların radikalizminden doğdu. Hareket içindeki feministler, tacizin izini, yetersiz cezalandırmaya kadar değil büyük ölçüde cinsiyetçi evlilik normlarına, ekonomik eşitsizliğe ve acımasız bir refah sistemine kadar sürdüler. Beyaz olmayan feministler, militarizmi ve beyaz üstünlüğünü istismarın itici güçleri olarak gördüler ve polisliğe karşı açıkça uyardılar. O ilk günlerde, polis ve savcılar da dahil olmak üzere hemen hemen hiçbir taraf ceza hukukunun güçlendirilmesini desteklemiyordu.


Bununla birlikte, mahkemelerde istismara uğramış kadınları temsil eden güçlü bir mağdur avukatı ve avukat grubu vardı. Müvekkillerinden acımasız dayaklar ve polisin hareketsizliği hakkında dehşet verici hikayeler duydular. Bunlar gerçek bir dehşetle karşı karşıya kalan gerçek kadınlardı, ancak onlar, şiddete uğramış kadınların belirli bir alt kümesini temsil ediyordu: Thad çoktan ayrılmış ve tutuklama istiyordu. 1976’da New York’taki feminist avukatlar, New York Polis Teşkilatı’nın memurların tutuklamak yerine “arabuluculuk” yapmasına izin vererek eşit korumayı ihlal ettiğini iddia eden Bruno v. Codd adında tarihi bir sivil haklar davası açtı. Dava çözüldü ve tutuklamanın yeni bir departman politikası olarak varsayılmasıyla sonuçlandı. Batı Kıyısında, benzer bir dava, Oakland polisinin tüm kabahat saldırılarına aracılık etme girişiminde bulunma politikasının sonunu getirdi.


Polis, kısa bir süre sonra tutuklama yanlısı çoğunluğa çatmaya başladı ve bu tutuklama yanlılığını kendilerinin “sosyal hizmet işinden çıkarılması" olarak algıladı. Yasa yapıcılar da aynı şekilde. Virginia, Ev İçi Şiddet zorunlu tutuklama yasasını 1997’de kabul etti ve gerekçesini şöyle açıkladı: “Bir aile içi şiddet davasında tutuklamanın yapılıp yapılmayacağına karar verme sorumluluğunu polise yükleyen yasa, memurdan, bunu gerçekleştirmesi için eğitilmemiş ve konumunun gereklerini aşan bir danışman olarak hizmet etmesini istemektedir. Polis memurunun asayişi korumak ve suçu önlemekten daha fazlasını yapmasının gerekmesi kendisine karşı haksızlıktır."


1990’ların başında caydırıcılık çalışmaları, tutuklama yanlısı politikaların istismarı tutarlı bir şekilde azaltmadığını ve yüksek işsizlik oranlarına sahip beyaz olmayan topluluklarda şiddeti artırma eğiliminde olduğunu gösterdi. Diğer araştırmalar, politikaların kadınların Ev İçi Şiddet ve diğer suçlardan tutuklanmalarını artırdığını ortaya koydu. Daha yeni araştırmalar, yasa uygulama programının “kadınların hayatını kurtarmak” yerine kadınları ev içinde cinayet riskiyle karşı karşıya bıraktığını gösteriyor.


Ancak hukuki yaptırımlara yatırılan bu kadar çok finansal, politik ve akademik sermaye yüzünden birçok feminist bunun bir hata olduğunu kabul etme konusunda isteksizdi. Bunun yerine rejimin yeterince sert olmadığı hususunda üstelediler. İşsiz siyah erkekler arasında artan şiddete dikkatleri çeken bulgulara tepki gösteren bir eylemci, 1992'de şöyle yazdı: “Tutuklu geçirilenbirkaç saatin, genellikle toplumun fiyaskoları olduğu düşünülen istismarcıları caydırmada başarısız olması pek de şaşırtıcı değil. Hapsedilmenin çok yaygın olduğu gettolaştırılan insanların bazı alt kültürlerinde, hapiste geçirilen birkaç saat sadece küçük bir rahatsızlık olarak görülebilir”. Onun ve diğer feministlerin cevabı tutuklu yargılama ve yönlendirme ile duruşma öncesi tahliyeye sınırlama gibi hapishane politikaları yoluyla “riske girmekti”.


Takip eden yıllarda, feministlerin kanun uygulama gündemi, suç kontrolüne yönelik daha geniş siyasi değişimlerle sinerji buldu. Suça müsamaha göstermeyen Demokratları suçla mücadele partisi olarak taçlandırma kampanyasının bir parçası olarak, Bill Clinton, rezil 1994 Suç Yasası'nın imzalanmasını yönetiminin amacı haline getirdi. Joe Biden tasarı ile övündü: “Demokrat Parti'nin liberal kanadı 100.000 polis [ve] 125.000 yeni eyalet hapishane hücresinin hizmetindedir”. Başlangıçta güçlü bir muhalefet dile getiren Bernie Sanders, Kadına Yönelik Şiddet Yasasını içerdiği için tasarıyı oyladı. 2016'da kampanyası, Sanders'ın tasarının “toplu hapsetme ve ölüm cezası hükümlerine” itiraz ettiğini, ancak nihayetinde “kadınları korumak için [bunu] desteklediğini” açıklayarak bu oylamaya yönelik eleştirilere yanıt verdi.


Çağdaş feministler benzer bir yol ayrımında duruyor. Bazıları, kendilerinden önceki ikinci dalgacılar gibi, olumlu rıza yasaları, intikam pornosu yasaları, insan ticaretiyle mücadele yasakları ve bir “cebri kontrol” suçu da dahil olmak üzere daha katı polisliği ve yeni ceza yasalarını destekleyip desteklemeyeceğine karar veriyor. Diğerleri, genişleyen ceza hukukunu çoktan öngörmüşlerdi ama yine de polissizlik, hapishanesizlik ve yasayı yürürlükten kaldırma için büyüyen çağrıdan muaf tutan bir genişlemeyi göz önünde bulundurup bulundurmayacaklarını merak ediyorlar. Feministler, hapishane yanlısı reforma pek çok alternatifin olduğu ve içeriden bir sesler korosunun – eleştirel ırk feministleri, abolisyonist feministler, seks-pozitif feministler ve onarıcı adalet feministleri – kırmızı bayrak yükselttiği bir zamanda bu seçimlerle yüzleşiyor.


Feministler ceza hukukunu tekrar seçecekler mi?


Orijinal metin “Carceral Feminism at a Crossroad” başlığıyla 4 Ağustos 2020 tarihinde Law and Political Economy Project sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.