Uluslararası Ekonomi Hukuku & COVID-19

IEL Collective

Çev.: Amine Nur Güran


Yaygın tanımıyla Uluslararası ekonomi hukuku (IEL), malların, insanların, teknolojinin ve finans kapitalin sınır ötesi hareketini düzenleyen kuralların yanı sıra bu tür kuralları tasarlamak ve uygulamak için oluşturulan kurumları da ifade eder. IEL, son otuz yılda uluslararası kamu hukukunun bir alt alanından; çok katmanlı, oldukça uzmanlaşmış bir disipline evrilen ve ticaret, yatırım, finans, fikri mülkiyet, iş yönetmeliği, enerji ve rekabet hukuku gibi alanları kuşatan bir çalışma alanı olarak katlanarak gelişmiştir.


Bir bilim, politika ve uygulama alanı olarak IEL, faaliyet gösterdiği daha kapsamlı sosyal, ekonomik, politik, ekolojik ve tarihî bağlamından büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Mevcut küresel düzenimizin kalbinde ekonomi, toplum ve doğal çevre arasında temel ayrılıklar vardır. Bu yıl, Dünyayı durma noktasına getiren coronavirüs (COVID-19) pandemisi, daha önce görülmemiş bir hızla yayılıp, arkasında, ciddiyetini daha yeni idrak etmeye başladığımız bir yıkım bırakırken, bu ayrılıkların acımasız tezahürlerini açıkça ortaya çıkarmıştır.


Mevcut pandemi, devletlerin ve toplumların ona karşı tepkileri, IEL’in belirli bir tür sosyo-politik ve ekonomik küreselleşmeyi harekete geçirmedeki rolüne odaklanıyor; örneğin bugün dünyadaki bütün milyarderlerin dünya nüfusunun yüzde altmışından ve dünyanın en zengin 22 erkeğinin de Afrika’daki bütün kadınlardan daha varlıklı olması. Bahsedilen bu son husus, Afrika ve Afrika’nın ötesindeki kadınların sosyal hizmet iş gücünün en azından üçte ikisini oluşturması ve tarihteki birçok pandemide, hükümetin ve toplumun verdiği tepkilerde kadınların ön sıralarda yer alması göz önüne alındığında oldukça önemlidir. Mevcut durum, uluslararası ekonomik hukuk düzenine klasik yaklaşımın sınırlarını vurgularken, IEL’in günlük yaşantımıza ne kadar çok yerleştiğini de gözler önüne seriyor.


IEL topluluğunun* üyeleri olarak biz, bu yazı aracılığı ile, IEL’in, COVID-19’un yavaş yavaş ortaya çıkan belirtileri ve hızlı yayılımını destekleyen küreselleşmiş üretim ve tüketimin sorunlu örnekleriyle iç içe geçtiği yolların bazılarını ve bu krize daha doğru ve sürdürülebilir bir şekilde yanıt verebilmemizin yollarını ele alıyoruz.


2. Uluslararası Ticaret ve İhale Hukuku


Uluslararası ticaret sisteminin yapısal çatlaklarının mevcut salgın tarafından nasıl ortaya çıktığına ilişkin bir örnek, tedarik ve ticaretin kesişim noktasında bulunur. Örneğin Avrupa Birliği'nde (AB) İtalya, merkezî satın alma kuruluşu Consip'in, ventilatör ve diğer tıbbi malzemeleri rekor sürede tedarik etmesini gerektiren, daha önce benzeri görülmemiş bir sağlık hizmeti kriziyle karşı karşıya kaldı. Satın alma iş gücünün profesyonelleşmesine yıllardır yapılan yatırımlar ve satın alma piyasasının liberalleşmesi için AB ilkelerinin özenle uygulanması, şartlar göz önüne alındığında Consip'in önemli indirimler elde etmesini ve hızlı tedarik yapmasını sağladı. Yine de Almanya tarafından, temel ve hayat kurtarıcı tıbbi ekipman ihracatına yasak - malzeme ihtiyacı hâlinde sadece İtalya’yı değil diğer AB üye devletlerini de etkileyecek bir yasak - koymaya ilişkin ön karar kriz zamanlarında serbest ticaret kurallarının, en çok ihtiyaç duyulan malların hareketini hem serbestleştirebileceğini hem de kısıtlayabileceğini göstermektedir. Komisyon başkanının tıbbi ekipmanın iç pazardaki dolaşımına ilişkin herhangi bir yasağın kaldırılması çağrısı er geç işe yarayabilecekken ilk COVID-19 ihale kararları bir bütün olamayan AB’nin yaralarını gösteriyor.


COVID-19, kâr birikimine ve tüketiciliğe dayalı serbest ticaret sisteminin, yalnızca kuzey ve güney yarımküre arasındaki eşitsizlikleri değil aynı zamanda kuzeydeki ülkelerin kendi içlerindeki ve aralarındaki eşitsizlikleri de nasıl derinleştirdiğini ortaya koyuyor. AB’nin dışında birçok ülke tarafından getirilen ticari kısıtlama yükümlülüklerinin, bir ülkenin ihracat kısıtlamalarının başka bir ülkeyi etkilemesiyle bir ‘çarpan etki’ doğurmasından endişeleniliyor ve bu etki, yemek ve tıbbi malzemelere ulaşım dahil olmak üzere zararlı sosyal ve ekonomik tepkimelere sebep olabilir. Şu anda, AB’nin tıbbi koruyucu ekipman ihracatına getirdikleri dahil, Birleşik Krallık’ın insülin, morfin ve parasetamolü de içeren 80 ilaca ve Malezya ve Tayland’ın yüz maskelerine getirdiği eşi benzeri görülmemiş bir ihracat yasağına tanıklık ediyoruz. Küresel tedarik zincirlerini, seyahat, ihracat ve ithalat kısıtlamalarından ve ihracat üretimini gıdanın kendi kendine yetebilmesine tercih eden tarım politikalarından etkilenmesi muhtemel ve büyük uluslararası şirketlerin hâkim olduğu karmaşık bir üretim ve dağıtım ağının oluşturduğu birçok ülkenin, gıda tedariği üzerinde kayda değer bir baskı oluşacaktır. İleriye yönelik sorulması gereken kritik bir soru şudur: özellikle güney yarımkürede ve başka yerlerde hastalık ve kötü beslenmeye karşı savunmasız olanlar başta olmak üzere popülasyonların gıda ve ilaçlara erişimine öncelik veren, gelişen bir ticaret sistemi nasıl olurdu?


3. Fikri Mülkiyet ve İlaçlara Erişim


COVID-19 pandemisi, gerçekten de, fikri mülkiyet birliğinin (IP) küresel ticaret ile birleşmesinin, Dünya Ticaret Örgütü Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle İlgili Yönleri Anlaşması (TRIPS Anlaşması) biçiminde halk sağlığını nasıl da olumsuz etkilediğini ortaya koyuyor. Bunun nedeni, TRIPS anlaşmasına göre bir patentin – yeni bir ürün ya da yöntemin geçici münhasır hakkının mucidine verilmesi – 20 yıl sürmesidir. Patentlerin bir sonucu olan münhasırlık, buluşu yapan ilaç şirketinin daha düşük fiyatlı patent dışı ilaç sürümlerinin mevcut olduğu durumda, bunların piyasaya girişini engelleyebilmesi anlamına gelir.


COVID-19 pandemisi, 1990’lı yılların başındaki HIV/AIDS krizinde yapılan hataları ve atılan yanlış adımları akılda tutarak, yalnızca virüsün tedavisi için değil aynı zamanda tespit, önlem ve izolasyonu için de gereken ilaç ve diğer araçlara erişimin kolaylaşması için bir plan geliştirmek amacıyla uluslararası toplumun bir araya gelmesi için bir fırsat ortaya koyuyor. Potansiyel COVID-19 tedavilerinin erken denemelerinin ortaya çıkmasıyla, yeni ilaçların araştırılması ve geliştirilmesi hususunda olduğu gibi COVID-19 hususunda eczacılığa ilişkin teknolojinin paylaşılması ve bu teknolojiye erişim konusunda eczacılığa ilişkin patent hukukunun uygulanmasında daha çok esneklik sağlanması için de uluslararası iş birliğine acil bir ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyacın ortaya çıkması, veri münhasırlığını sınırlamanın, klinik deneme verilerine daha kolay erişimi sağlamanın ve yeni aşı ve ilaçların daha hızlı geliştirilmesini desteklemenin tam zamanı olduğunu gösteriyor.


Şili Temsilciler Meclisi’nin COVID-19’a ilişkin patentlerin zorunlu lisanslarını onaylaması örneğine baktığımızda ülkelerin, mevcut olduğunda, ilaçlara ve aşılara erişimi ve bunların teminini sağlaması gerektiğini görüyoruz. Bu, pandemiye yön vermek için, zorunlu lisans ve ticari olmayan kamuya açık kullanımı içeren TRIPS Anlaşması esnekliklerini kullanmayı da içerir. Gelişme aşamasında bulunan COVID-19 ilaçlarının neredeyse hepsi kamu tarafından finanse edilen araştırma ve fonlarla desteklendiğinden, bu ve gelecekteki pandemiler için yeni buluşlara erişimi en üst düzeye çıkarmaya odaklanan bir küresel patent sistemi hakkında radikal bir şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor.


4. Finansal Düzenleme ve Kamu Borcu


Salgının sebep olduğu finansal kriz, büyük merkez bankaları tarafından ciddi miktarda parasal destek gördü. ABD Merkez Bankaları Sistemi (Fed), faiz oranlarını düşürdü, reeskont penceresini canlandırdı ve 700 milyar ABD doları tutarında yeni bir genişleme turu başlattı. Dahası, uluslararası para sisteminin merkezinde yer alan diğer beş merkez bankasıyla swap ağını güçlendirdi. 2008 küresel finansal kriz zamanında olduğu gibi swap mekanizmalarını Brezilya, Meksika ve Güney Kore gibi yükselen piyasaların da içinde bulunduğu 9 ayrı merkez bankasıyla genişletti. Buna karşılık Avrupa Merkez Bankası ise Euro Bölgesi’ndeki üye devletlerin kamu borçları ve özel varlıklarını satın almak için 750 milyar Euro tutarında Pandemi Acil Alım Programını duyurdu.


Bu sırada, gelişmekte olan ve yükselen ekonomiler (GYEler), yardım akışlarının da azalacağı korkusunun ortasında ülke içine özel sermaye akışlarında  ani durmalar ve şimdiye kadarki ülke dışına en büyük sermaye akışlarıyla birlikte büyük bir baskı ile karşı karşıya. Düzenlemeye dahil olan yükselmekte olan ekonomiler, sermaye kontrollerini benimsemedikçe bu swap mekanizmalarının para birimleri üzerindeki baskıyı hafifletip hafifletmeyeceği kesin değildir, çünkü dünyanın en büyük para biriminde bulunan daha güvenilir varlıklara doğru gidişin yakın zamanda durması muhtemel değil. Daha da önemlisi, Fed’in ikili swap anlaşmaları, ABD doları cinsinden likiditeye dramatik bir gidiş olduğunda korumasız kalacak olan ülkelerin büyük çoğunluğunu dışlıyor.


Bu, sistemin çekirdeğinin (ve bazen az gelişmiş ülkelerdeki seçilmiş bir grubun), küresel fonlama piyasalarındaki güçlükleri hafifletmek için koşulsuz likidite desteklerine erişebildiği küresel bir para hiyerarşisi fikrini güçlendirirken, az gelişmiş ülkelerin çoğu için sonucu acil durum likiditesi, tipik olarak koşullu bir şekilde IMF’den borç almak olacaktır. Bu arka plan asimetrilerini çözmek için uluslararası para sisteminin sıfırlanması gerekecektir ancak programlarının çoğuna eklenmiş tipik uygunluk gereklilikleri ve şartlılık ilkesi olmadan IMF tarafından Özel Çekme Hakları (SDRler) yoluyla likidite enjekte edilmesi acil bir seçenek olarak görülebilir. Bu, söz konusu ülkelere, hem pandemiyle hem de ufukta görünen ekonomik durgunlukla savaşmak amacıyla konjonktüre karşı mali politikalar uygulamaları için bir manevra alanı sağlayacaktır.


Güney yarımküredeki yeni bir kamu borcu krizi ciddi sosyoekonomik sonuçlar doğuracaktır, çünkü eğitim, refah ve hayati önem taşıyan sağlık hizmetleri gibi temel hizmetlere yapılan kamu harcamalarının, borçların geri ödenmesini sağlamak için devreye sokulan tasarruf tedbirleri kapsamında azaltılması gerekebilir. Bu, bir devletin iflas etmesi durumunda adil ve kurallara dayalı bir zarar dağılımını sağlayan bir kamu borcunun yeniden yapılandırma mekanizması için acil bir çağrı oluşturmaktadır. Acil bir durum olarak, dünyanın en az varlıklı ülkelerinin borç yükünün hafifletilmesi için küresel bir jübile, oldukça önemlidir.


5. Uluslararası Kamu Maliyesi


COVID-19 pandemisi ve gelecekteki muhtemel mali krizler ve kamu borcu krizleri, uluslararası kamu maliyesini ve küresel kamu mallarını finanse etmek için toplu kaynakları harekete geçiren ve dağıtan kurumların rolünü, yeniden düşünmenin acil bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Toplu kamu malları için pandemiyle mücadele ve mali krizlere müdahaleyi de içeren mevcut finansman modeli, küresel kaynakların yeniden dağıtılması için kolektif ve zorunlu fon havuzundan ziyade gelişmiş ülkelerin (ve artan bir şekilde şahsi bağışçıların) gönüllü katkılarına dayanıyor. Bu, finansmanın, bağışçı ülkeler ve yardımsever kuruluşlar gibi büyük devlet dışı aktörlerin ekonomik ve politik gerekliliklerine bağlı olduğu ve bağışçı devletler ve kontrol ettikleri özellikle IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası organizasyonların belirlediği koşullara tâbi olduğu anlamına gelir.


Bu durumda, kemer sıkma, liberalizasyon, serbestleştirme ve ekonomik sektörlerin özelleştirilmesi gibi kurumların kredi vermesine bağlı makroekonomik ve yapısal şartlar, güney yarımküredeki devletlerin doğal felaketler, sağlık salgınları ve finansal krizlere direnme kapasitesini önemli ölçüde azaltmıştır. Küresel sağlık arenasında, bulaşıcı hastalıklarda bağışçıların çıkarlarına, halk sağlık sistemleri ve binalarının kurumsal kapasitelerine nazaran öncelik veren Dünya Sağlık Örgütü’nde tahsis edilmiş katkı ve bütçe dışı güven fonlarına olan güvenç, Ebola müdahalelerindeki başarısızlıklar için kilit faktör olarak görülmüştür. Böylelikle, bu salgına müdahaleyi desteklemek ve tedbir paketinin daha fazla kamu ve özel borçlanma yapılarak borç yükünü daha da arttırmamasını sağlamak için ülkelere sağlanan finansman şekillerini incelemek için acil bir ihtiyaç vardır ve bu finansal araçlara bağlı koşullar, devletlerin halk sağlık sistemlerine yatırım yapma, salgınla mücadele etme ve bu tarz sağlık krizlerinden doğan ekonomik şoklara direnme kapasitelerini daha da zayıflatmamalıdır.


6. İş ve İnsan Hakları


COVID-19 salgınına verilen kurumsal tepkiler, iş, işlem ve faaliyetlerinin pandemiden doğan insan hakkı zararlarını nasıl şiddetlendirebileceğini göstermekle birlikte işlerin bu etkileri azaltmak için tedbirli bir şekilde adımlar atabileceklerini de gösteriyor. Krizler, işçilerin aniden işten çıkarıldıkları emniyetsiz istihdama dayanan iş modellerinin ve çalışanlara uygun hastalık izni vermeyen ya da çalışanların kendilerini izole etmeleri için makul düzenlemeler yapmayan işletmelerin tehlikelerini açığa çıkarıyor. Bu tür iş modelleri, sağlık hakkı, adil ve elverişli çalışma koşulları, yeterli yaşam standardı, barınma ve sosyal güvenlik dâhil (ancak bunlarla sınırlı olmayan) uluslararası kabul görmüş insan haklarının temelini sarsar. Daha genel olarak, işletmeler, malların stoklanması ya da fahiş fiyat uygulaması yapmaya kalkıştıklarında ya da buna olanak sağladıklarında, başkalarının gerekli malzemelere erişimini sınırlandırmakta ve böylelikle gıda, su ve (yine) sağlık gibi insan haklarının temelini sarsmaktadırlar.


Devletler, işletmelerin insan hakları açısından oluşturdukları risklere karşılık vermek zorundadır. Bu, genellikle daha fazla düzenleme yapılması anlamına gelir. Bu kriz sırasında bu durum, işletmelerin güvensiz sözleşmelerle işçi çalıştırmaya ve ödeme yapmaya devam etmesini, kira tahliyelerini yasaklamayı ve insanların sürdürülebilir bir şekilde evden çalışabilecekleri makul bir düzenleme yapmayı gerektirir ve gerektiği yerde artan bakım sorumluluklarını dengelemeyi içerir. Bu, küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ’ler) sürdürülebilir uygulamalara geçişi için sürdürülebilir ekonomik ve yapısal desteği gerektirir. Son on yılda, piyasa birçok KOBİ’yi, daimî olarak sürdürülebilir olmayan ancak yasal olarak izin verilen politika ve süreçleri kabul etmeye yönlendirmiştir. Bu politikalar, artık, insan hakları için son derece zararlıdır. Bu krizden alınacak dersler, piyasanın sürdürülebilirlik modelinde uzun vadeli değişikliklere imkân sağlanması ve devletlerin bu çabalarını daha açık düzenleme yapma, daha fazla eğitim verme ve uygulanabilir desteklere yöneltmesi olmalıdır.


Birleşmiş Milletler’in iş ve insan hakları hususundaki saygı uyandıran rehberliği, işletmelerin insan haklarına saygı göstermek yani haklara zarar vermekten kaçınmak için bağımsız bir sorumlulukları olduğunu da kabul eder. İşletmelerin kendi yerleşik politika ve süreçlerinin insan haklarına nasıl zarar verdiğini incelemesi ve bu etkileri azaltmak için adımlar atması gerekir. Güvensiz istihdamda çalışanların çıkarlarının devamlılığını sağlamak, evden çalışmayı kolaylaştırmak ya da istifleme ve fahiş fiyat uygulamasını sınırlandırmak ve hatta gerekli gıdaları üreterek ve bağışlayarak bu tehditlere etkili bir şekilde cevap vermek için devletten bağımsız olarak çalışan işletmelerin sayısız başarı hikâyelerine şahit olduk. Bu işletmeler, kendileri başka türlü adlandırsalar bile, insan haklarına gerekli özeni gösterdiler. Artık bunun işlemleri boyunca tekrarlanması ve zarar verebilecekleri insan hakları alanına büyük bir dikkat gösterilmesi gerekiyor.


7. Yatırım Hukuku ve Yatırımcı-Devlet Uyuşmazlık Mekanizmaları (ISDS)


Önceki bölümde de bahsedildiği gibi, devletler, işletmelerin insan haklarına karşı oluşturduğu risklere cevap vermelidir, ancak devletler tarafından ekonomik, sosyal ve insani krizlere yanıt vermek için benimsenen bazı düzenleyici tedbirler, yabancı yatırımcılar tarafından zarar ve tazminat talepleri için tarihsel bir gerekçe olmuştur. Bu sebeple, öncelikle devletler tarafından COVID-19 salgınıyla mücadele etmek için alınan tedbirlerin etkileri netleştiğinde birkaç devletin yatırım tahkim mahkemeleri önünde yabancı yatırımcıların iddialarıyla karşılaşacağı öngörülebilir, çünkü bu tür tedbirler uluslararası yatırım anlaşmalarını ihlal edebilir. Uluslararası hukuk, gereklilik ya da mücbir sebep durumlarında devletleri korumak için haksızlığı önleyen koşullar sağlar ve son zamanlarda yapılan ikili yatırım anlaşmalarında – örneğin tedbirlerin halk sağlığını korumak için alındığı – istisnalara izin verir. Ancak devletler tarafından COVID-19 pandemisine karşı alınan tedbirlerin farklılığı, yatırımcılara sistemi sömürmeleri için olağanüstü bir fırsat sağlıyor. Farklı devletlerin pandemiyle farklı yollarla mücadele etmesi, devletlerin alınan tedbirlerin gerçekten gerekli olduğunu kanıtlaması gerektiği manasına gelmekteyken, yabancı yatırımcılar, bu tedbirlerin gerekli olmadığını kanıtlamak zorunda kalmayacaklardır. Yatırımın korunması standartlarının ihlali nedeniyle ortaya çıkan zararın büyüklüğü, zaten salgın sonrasıyla baş edebilmek için mücadele veren devletlerin, ek olarak, katlanılması güç yatırımcı tazminatları ve tahkim maliyetleriyle de yüklenebileceği anlamına geliyor.


8. Toplumsal Yeniden Üretim Pandemisi


COVID-19’un etkilerinin analiz edilmesinde uluslararası ekonomi hukukunun (IEL) kilit noktası genellikle göz ardı ediliyor: bakım ve ücretsiz çalışma. Bakıcılık metalaştırılabilir, ücretli istihdam olarak düzenlenebilir ya da ücretsiz çalışma olarak sağlanabilir. Feminist bilim insanları, toplumun günlük ve kuşaklar boyu bakımını oluşturan işgücünü ifade etmek için ‘toplumsal yeniden üretim’ terimini icat ettiler. Toplumsal yeniden üretim işi, toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, göçmen statüsü ve coğrafi konuma göre toplumda eşitsiz bir şekilde dağıtılmıştır ve bunun değerine olan güven, kriz zamanlarında artar. Tıbbi uzmanlar dâhil olmak üzere bakıcıların, yıllarca süren kesintiler, özelleştirme ve çok uluslu şirketlerin ilaç ve malzemelere erişimdeki kontrolünün zayıflattığı sağlık sisteminin kapasitesine eklenmeleri gerekmektedir. Şahsi bakım ve şahsi izolasyon sorumluluğunun bireylere geçirilmesi, her ne kadar dayanışma ağının, hükümetlerin uzun vadede anlamlı evrensel temel gelir, iş garantisi ve enternasyonalist Yeşil Yeni Düzen gibi yeterli refah tedbirleri benimsememesinin etkisini azaltmasını sağlasa da, hane halkının riskli sıfır saat sözleşme ve evrensel kredi yoluyla veya perakende finansman biçiminde kredilere güvenmek zorunda bırakılması, cinsiyet ve ırksal hassasiyetlerini arttırıyor.


Bunun yerine, bazı hükümetlerin başvurduğu sürü bağışıklığı, son 50 yıldır hayatlarımızı yöneten ekonomik kuralları yansıtıyor: en savunmasız olanlar kendilerinin ve diğerlerinin toplumsal yeniden üretimine güvenmeye, eğer güvenmezlerse ölmeye zorlanır. Yine de öz bakım pratikleri, kadın, engelli ve başka birçok azınlık gruplarının haklarının tanınması için verilen toplumsal mücadelelerin bir parçası olarak, daha zengin ve uzun bir geçmişe sahiptir. Bu tarih ve bakım etiği, birbirimizi desteklemeye devam etmemiz için bize ilham verirken, hükümetleri ve şirketleri, bu ve uluslararası yasal ekonomik mekanizmalar dâhil olmak üzere dünyadaki başka birçok krizde oynadıkları ve oynamaya devam ettikleri rol için sorumlu tutabilir.


9. Sonuç: Uluslararası Ekonomi Hukuku Genelinde ve Ötesinde Kriz


COVID-19 pandemisi olağanüstü bir olay; küresel ekonomi ve küresel toplumun normal fonksiyonlarından bir sapmayı yansıttığı için değil; bir yapma, düşünme ve tarihin büyük bir kısmında, savunmasız insanların sömürülmesi, yerinden edilmesi ve ötekileştirilmesi üzerine kurulmuş olmayı bozma potansiyeli nedeniyle. Kendine yetebilen neo-liberal piyasa düzeninin tabiatında olan hassasiyete ilişkin küresel kolektif bilincimizde iz bırakan ve onu oluşturan uluslararası yasal çerçeve tarafından sürdürülen ortodoks mantık, serbest ve kısıtlamaları kaldırılmış özel piyasaların krizlerle mücadele etme, krizlere yanıt verme ve kamusal mal ve hizmetleri sağlamak için kusurlu araçlar olduğu farkındalığı ile birlikte hızla yıpranıyor.


Mevcut pandemi birçok bakımdan, süreklilikten, politika yapıcılar, piyasa aktörleri ve halkın tanıdık davranış modellerini takip eden patlamalardan daha az kopuş sergiliyor. Uluslararası ekonomi yapımızın problematik doğası, salgının ortaya çıkması ve ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından verilen bazı yetersiz yanıtlar için bir petri kabıdır. Ancak salgın tabii ki, uluslararası ekonomi hukuku ve ötesindeki bilim insanı ve uygulayıcısı olan bizlere, mevcut hukuk kurallarını gözden geçirmek, yeniden düşünmek ve yeniden hayal etmek için bir fırsat sunuyor, böylece öbür tarafta bulunduğumuzda bu, her zamanki gibi bir işe dönüş olmayacaktır. Fiziksel sınırlar içerisinde hapsolmuşken, bu ve başka küresel krizlere yol açan epistemolojik, metodolojik ve ideolojik sınırların dışına çıkmayı hayal etmenin ve planlamanın zamanı gelmiş bulunmaktadır.


*IEL Topluluğu, IEL hakkında eleştirel düşünceler için bir alan sağlamak üzere benzer düşünen akademisyenler ve uygulayıcılar tarafından oluşturulan bir topluluktur. Bu makale, Donatella Alessandrini, Kent Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Daria Davitti, Lund Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Nottingham Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Luis Eslava, Kent Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Clair Gammage, Bristol Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Annamaria La Chimia, Nottingham Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Serena Natile, Londra Brunel Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Karina Patricipo Ferreira Lima, Durham Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Celine Tan, Warwick Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Tara Van Ho, Essex Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Amaka Vanni, Afrika Uluslararası Ekonomi Hukuku Derneği bağımsız bilim insanı ve seçilmiş başkanı; Paolo Vargiu, Leicester Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Anil Yilmaz Vastardis, Essex Üniversitesi Hukuk Fakültesi, tarafından birlikte yazılmıştır.


Orijinal metin "International Economic Law and COVID-19" başlığıyla 27  Mart 2020 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.