Tanrısallık: Luce Irigaray Düşüncesi Üzerine Notlar

Abigail Rine Favale

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Luce Irigaray’ın din ve tanrısallık üzerine yazıları belki de en çok gözden kaçan ve yanlış anlaşılan yazılarıdır. Genel olarak, Irigaray’ın dini düşüncesine karşı iki tür ihtiyatlı reaksiyon vardır: Bir yanda feminist teorinin ataerkil dini kurtarmakla değil sosyal ve politik adaletle ilgilenmesi gerektiğini savunan seküler feministler mevcuttur. Başka bir direniş biçimi ise Irigaray’ın tanrısallık görüşünü kadınların teolojik olarak sorunlu buldukları bir “Tanrı’yı oynama” çağrısı olarak gören Hıristiyan feministler gibi geleneksel din biçimlerini benimseyen feministlerden gelir.


Irigaray hiç şüphesiz dini boyuta değer verir ve kadınların bu boyutu kendi terimleriyle yeniden şekillendirmeleri gerektiğini ileri sürer – bu, politik alanda şüphesiz sonuçları olacak ancak basitçe politik bir eylem olarak tanımlanamayacak bir çabadır. Bu belki de hem dini inanca sahip hem de seküler feminist eleştirmenlerin Irigaray’ın dini düşüncesiyle yaşadıkları temel güçlüğün ne olduğunu ortaya koymaktadır: Irigaray’ın teolojisi, modernite söylemlerinde verili kabul edilen “dini” ve “seküler” arasındaki halis ikiliğin her iki tarafında da yer alır ve bu ikiliği istikrarsızlaştırır; dindar bir feminist için Irigaray fazla seküler; seküler bir feminist içinse çalışmaları dini dil ve düşünceye aşırı derecede saplanmış görünür.


Seküler teorisyenler Irigaray’ı bariz bir dindarlık yolundan saptırmaya çalışsalar da Key Writings’te Irigaray dine olan ilgisinin salt bir politik stratejiye indirgenemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Irigaray, Kadınların sonsuz olanla bir ilişki geliştirme ihtiyacını tekrar tekrar dile getirir ve bu ilişki yalnızca politik amaca yönelik bir araç değildir. Çalışmasının temel amacını “birçoğu buna son verdiğimize inandığında yeni bir dini boyut tahayyül etme” girişimi olarak nitelendirir (Key Writings, s. 147). Din, diye yazar, “belirsiz bir şekilde … benlik, topluluk ve kültür bütününü bir arada tutar” ve bu nedenle “bu boyut tarafından nasıl belirlendiğimizi ve şimdiki zamanda kendimizi ona göre nasıl konumlandırabileceğimizi” düşünmek çok önemlidir (Key Writings, ss. 171, 145). Hem son derece kişisel hem de derinden toplumsal olan din, benlik ve öteki arasındaki ilişkileri dönüştürme potansiyeline sahiptir.


Irigaray’ın tanrısallık gibi dini kavramlarla meşguliyetini daha iyi anlamak için onun genel projesi hakkında bir fikir edinmek faydalı olacaktır. Irigaray, çalışmasını hem birbirinden farklı hem de birbirlerine bağlı aşamalardan geçen bir süreç olarak nitelendirir (Hirsch ve Olson, s. 97). Speculum of the Other Woman ve This Sex Which is Not One metinlerinden oluşan ilk aşamayı, Batı kültürünün ve felsefesinin dünyayı yalnızca eril öznenin perspektifinden yorumladığını gösterdiği eleştirel aşama olarak tanımlar. An Ethics of Sexual Difference ile başlayan ikinci aşamada, dikkatini dişil öznelliği tanımlamaya ve kavramsallaştırmaya yöneltir. Bu araştırma, Irigaray’ın yalnızca dişil öznelliği dikkate almaktan cinsel farklılığa saygı gösteren öznelerarası ilişkileri dikkate aldığı üçüncü bir aşamanın ortaya çıkmasına yol açar. Başka bir deyişle, Irigaray’ın güncel çalışmaları öncelikle erkek ve kadın olmak üzere iki cinsel öznede oluşan ve eril öznenin monokültürünün yerini alacak bir kültürün kurulmasıyla ilgilenir. Bu aşama geçişlerine paralel olarak çalışmalarında artan bir dini ilgi ve bu ilginin, cinsel farklılığı kucaklayan bir kültür oluşturmakta oynadığı rol açığa çıkar.


Bu cinsel fark kavramı, Irigaray’ın dini düşüncesinin yanı sıra eserlerini bir bütünlük içinde anlamak için de esastır. Irigaray için cinsel fark, cinsiyetsiz insan olmadığı anlamında ontolojiktir. Bununla birlikte cinsel fark yalnızca biyolojik farklılık değildir, iki farklı ilişkisel kimliğe atıfta bulunur. Irigaray’a göre cinsel fark indirgenemez bir farklılıktır: ne erkek ne de kadın ötekine indirgenebilir; aralarında bir olumsuzluk, indirgenemez bir gizem ya da aşkınlık vardır. Irigaray’ın cinsel farkı yeniden düşünmeye yönelik merkezi projesi, onun tanrısal olanı yeniden kavrayışıyla girift bir şekilde bağlantılıdır. Batılı söylemin, erkekler ile insan deneyimine, kesinlikle ötekine yabancılaşmış, eril öznelliği garanti altına almak için bir ideal olarak hizmet eden bir Tanrı arasında bir kültür varsayarak farkı, özellikle de cinsel farkı gizlediğini savunur. Farklılık, cinsiyetli insanlar arasında kavranılmaz, sadece tanrısal olana “az ya da çok yakınlığın bir işareti”dir (Key Writings, s. 174). O halde Irigaray’a göre, din yeniden kavramsallaştırılıncaya kadar, dişil öznellik düşünülmeden kalacak ve farklılık içindeki ötekiyle yenilenmiş bir karşılaşma gerçekleşmeden kalacaktır.


Irigaray’a göre dişil öznelliği tasavvur etmek, kadınların tanrısal hâle gelmesiyle bağlantılıdır. Oluşmakta olan bir varlık kipini dile getirir; öznellik süreçseldir, yalnızca doğumda veya androsentrik bir ödipal kriz yoluyla elde edilmez. Öznenin gelişiminin gerçekleşmesi ve devam etmesi için, ilahi bir ufka, asla gerçekleşmemiş bir hedefe veya devamlı dönüşümü kolaylaştıran bir ideale yöneltilmesi gerekir. Mevcut söylemde, kadınların kadın olarak özne haline gelemediğini savunur. “Kadın” yalnızca kendisini erkek Tanrısı aracılığıyla tanımlayan “erkek” ile ilişkili bir biçimde tanımlanmıştır. Dolayısıyla kadınların sonsuz olanla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Kadının cisimleşmesi ve deneyimlerini yansıtan ve kapsayan yeterli bir dini söylemin mevcut eksikliği; durağanlıkla, felçli oluşla sonuçlanır.


Cisimleşme burada kilit noktadadır çünkü Irigaray için tanrısallık temelde bir tecessüdmeselesidir. Irigaray, tanrısallık ile insanlık arasındaki karşıtlığı reddeder; tanrısal hale gelmek, kadınların ve erkeklerin cinsel özneler olarak kendileri için gerçekleştirmeleri gereken enkarne bir süreçtir. Irigaray’ın yazdığı gibi, ruhun var olabilmesi için “bedende can kalması” gerekir (Key Writings, s. 169). O halde ilahi hale gelmek, kişinin kendi tecessüdünü geliştirmesi, kendini hem beden hem de tanrısal ruh olarak idrak etmesidir.


Bu tecessüd nosyonu, tanrısallık ve insanlık, ruh ve beden, beden ve Söz arasındaki kavramsal karşıtlıkları bozma ve dolayısıyla ikili Batılı söylem şemasını yıkma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, Irigaray’a göre, cisimleşmiş olan ile tanrısal olan arasındaki klikleşme sürdüğü için bu potansiyel bir türlü gerçekleşemez. Irigaray’ın tecessüd kavramı, elbette, Hıristiyan teolojisinin merkezi bir ilkesi olan Mesih’in tecessüdünden alınmıştır; İsa Mesih, bedene bürünmüş İlahi Söz’dür. Irigaray; eril, ilahi, rasyonel, tinsel ve aşkın olana ayrıcalık tanıyan fallosentrizm ikiliklerinin potansiyel olarak tecessüd kavramıyla karıştırıldığını kabul eder. Irigaray’ın tecessüd kavrayışı, “bedenin söze kurtarıcı bir şekilde boyun eğmesi”ndense “beden ile söz arasında farklı bir ilişki”, “insan ile ilahi olanın birbirine adandığı bir bağ” olarak tezahür eder (Marine Lover, s. 169).


Irigaray’ın din ve maneviyat üzerine çalışmaları, feminist teori ile dini gelenek arasında, yalnızca eleştirel veya yapısökümcü olmayan verimli bir değiş tokuş yaratır. Irigaray, dini yeniden düşünmenin dini tamamen terk etmek anlamına gelmediğini vurgulamak hususunda dikkatli davranır. Daha ziyade, geleneğe körü körüne boyun eğmek ile bizi oluşturan geleneklerin düşüncesizce reddedilmesi veya eleştirilmesi arasındaki yolu bulmak anlamına gelir. Irigaray çalışmasında, koruma ve yaratmayı içinde barındıran ikili bir görevi savunur: Hayat veren şeyi canlı tutmak ve kadınları tanrısal olmaktan alıkoyanla yüzleşmek (Key Writings, s. 187).


Orijinal metin "Divinity: Notes on the Thought of Luce Irigaray" başlığıyla 15 Eylül 2015 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.