Sovyet Mirası ve Güncel Insan Hakları Tartışmaları

Anna Lukina

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Steven Jensen’in yakın zamanda kaleme aldığı yazısı ‘hak kuşakları’ modelinin – medeni ve politik haklar; ekonomik sosyal ve kültürel haklar; ve kolektif haklar veya dayanışma hakları – insan haklarının doğasını ve tarihini anlamak adına faydalı olmadığını ileri sürüyor. Özellikle, diğer hukuki düşünce örneklerini görmezden gelerek, insan haklarına ilişkin kolayca ulaşılabilen ve fark edilebilir Batı perspektifine odaklanır. Jensen’in cesur tezi daha kapsamlı bir analiz gerektirecek olsa da bu konuşmada insan haklarının gelişiminin tarihi hakkında daha az bilinen gerçekleri vurgulamak elzemdir. Bu gerçeklerden en ilginç ve en beklenmedik olanlarından biri, neredeyse hiç ilerici olmayan bir rejim olduğu kabul edilen Sovyetler Birliği’nin, insan haklarının temel çağdaş kaynaklarından biri olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (1948) çerçevesinin çizilmesine yaptığı katkıdır.


Beyanname’nin Girizgahı Beyanname’nin garantilerinin tam olarak gerçekleştirilmesi için elzem olan ‘[…] hak ve özgürlüklere ilişkin ortak bir anlayışı’ vurgulamaktadır. Bununla birlikte, Beyanname’nin günümüzde bilinen Batılı destekçilerinin aksine, Sovyetler Birliğinin başlangıçtaki konumu farklıydı ve yeni bir varsayımlar dizisine dayanıyordu. Marx ve Lenin, ‘Batılı’ bireyci doğal haklar modelini eleştirdiler (kendi görüşlerine göre 1791 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gibi belgelerde bu bireyci doğal haklar modeli ifade edilmiştir). Onların görüşüne göre, bireysel haklara odaklanmak, sınıfsal haklar ve halkların kendi kaderini tayin hakkı gibi topluluk hakları sorunlarına yeterince ilgi göstermiyordu. Erken dönem Sovyet anayasaları (1918 RSFSC Anayasası ve 1924 SSCB Anayasası) bu entelektüel temeller üzerine inşa edildi ve buna ek olarak o dönemde acil olan kişisel meselelerden ziyade sosyal ve ekonomik meselelere odaklandı. 1936 ‘Stalin’in’ Anayasası bazı bireysel kişisel ve politik garantiler getirse de bunlar sosyo-ekonomik haklarla ve bunlara tekabül eden sorumluluklarla birlikte getirilmişti. Dahası, Büyük Temizlik zamanlarında, bireysel haklara, bireysel haklar kamu yararı ile ilgili olan hakların aksine (zaman zaman sosyo-ekonomik haklar bile ihlal ediliyordu) bireysel hakları etkisiz kılan değerlendirmelere indirgeniyordu, pratikte saygı gösterilmiyordu. Genel olarak, haklara yönelik Sovyet yaklaşımı, bireysel değerlerden ziyade komünal değerlerle, kişisel korumalardan ziyade ekonomik öncelikle ve ‘negatif’ haklardan ziyade ‘pozitif haklar üzerine odaklanmayla karakterize edilen farklı bir insan hakları fikrine ve hakların insanlık erdemiyle değil sorumlulukları yerine getirmeye bağlı olduğu fikri üzerine inşa edildi.


Bu değerler, 1948 Evrensel Beyannamesi’nin taslağı hazırlanırken Sovyetler ile ‘Batı’ arasındaki çatışmaya yansıdı. Sovyet delegasyonunun önerisi, Beyanname taslağına yönelik üç ana eleştiri başlığını içeriyordu: insan haklarının içeriği; insan hakları garantilerinin dahil edilmemesi; ve insan haklarına ilişkin sınırlamaların olmaması. İçerik hususunda SSCB’nin pozisyonu, halkların kendi ulusal kültürlerine ilişkin hakları ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi kolektif hakları da dahil edilmesi yönündeydi. Dahası, Sovyetler Birliği temsilcileri, Devletlere yüklenen yükümlülüklerin eksikliğinden yakındı. Örneğin, ‘kişinin yaşamı, özgürlüğü ve güvenliği’ (şu an Beyanname’nin 3. maddesinde bulunan) gibi değerlerle ilgili olarak, devletin ‘her insanı suçlara karşı korumasını, açlıktan ölme riskinin engellendiğinden emin olmasını vb.’ garanti altına alan bir değişiklik yapmaya teşebbüs ettiler. Son eleştiri de egemenlik ve kamu yararı değerlerine (faşist bir söylem söz konusu olduğunda ifade özgürlüğünün sınırlandırılması gibi) dayalı Beyanname hakları üzerinde sınırlandırmaların yokluğuna odaklandı.


Önerilen değişiklikler nihai projeye dahil edilmedi ve Sovyetler Birliği (ayrıca Ukrayna SSC, Belarus SSC ve komşu sosyalist ülkeler) son oylamada çekimser kalarak protestolarını belli ettiler. Yine de günümüz çağında Sovyet görüşü önemsiz olarak görülemez. Her ne kadar Sovyetlerin beyanları nadiren kendi devlet pratikleri tarafından desteklense de (örneğin savundukları halkların kültürel haklarına saygı ile çelişen ulus politikaları) bu, beyanların kalıcı bir miras bırakmadığı anlamına gelmez. Sovyetler tarafından gündeme getirilen soruların çoğu, bilahare ve hatta güncel insan hakları söyleminde ilgi gördü. Sosyo ekonomik haklar; Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 1960-70’lerde kabul edilmesinden bu yana daha yaygın hale geldi ve hala kapsamlı bir şekilde araştırılmaya ve tartışılmaya devam ediyor. İfade özgürlüğünün sınırları gibi sorular hem gündelik hem de akademik tartışmalara hakimdir. Son olarak, insan haklarının mevcut durumu, diğer şeylerin yanı sıra, etkili uygulama mekanizmalarının olmaması nedeniyle sıklıkla eleştirilmektedir. Belki de Sovyet görüşleri, tarihsel bir kaynak olarak apaçık değerinin yanında, insan hakları mekanizmalarına ilişkin anlayışımızı da arıtabilir.


Orijinal metin “The Soviet Legacy and Current Human Rights Debates” başlığıyla 21 Ocak 2018 tarihinde Oxford Human Rights Hub sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.