Sosyalizm ve Eleştirel Hukuk Kuramı Üzerine

Karl Klare

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Pozitif bir değere sahip olan sosyalizm, sol söylemde bir yeniden yükseliyor, LPE Blog’un “sosyalist anayasacılık” üzerine filizlenen dizisinde de görüldüğü üzere Yeni Sol, elli yıl önce sosyalizmi yeniden keşfetmek adına bir projeye girişti ancak son yıllarda bunun hakkında pek bir şey duymadık. Şimdi insanlar bir kez daha soruyorlar: sosyalist gelenekte var olan değer nedir? Sosyalizm bize ne öğretmek zorunda ve yirmi birinci yüzyılda bu ne anlama geliyor? Yeni hareketin canlandırıcı özellikleri sosyalizmin ahlaki boyutuna ve politikanın önceliğine yapılan bir vurgudur; piyasaların kapitalist güç ilişkilerinden ayrılabileceğinin farkına varılması; ve sözde “tarihsel hareket yasalarını” ayırma ve/veya toplumsal değişimin ayrıcalıklı faillerini belirleme hususunda kararlı bir ilgi eksikliği. “Sosyalizm” etiketi artık gerekli değildir ve yalnızca anti-kapitalist geleneği hatırlatmak adına kullanılmaktadır. Zamanla bu değerler, meşguliyetler ve analitikler kümesine yeni bir ad veya adlar vereceğiz, bu ad ister “demokratik sosyalizm”, ister “ileri sosyal demokrasi”, ister “radikal demokrasi”, ister “post-liberal demokrasi” veya her ne olursa olsun.


Anti-kapitalist politika (heterodoks post-Marksizm ve Marksist olmayan sosyal teori perspektifinden anlaşıldığı şekliyle) ve anti-formalist hukuk teorisi arasındaki ara yüz ile ilgileniyorum. (Nostaljik Altmışlar Yeni Solculuğumu, 1970’lerde Eleştirel Hukuk Çalışmaları’nın doğuşuna ve Amerikan Hukuk Realizmi’nin yeniden keşfi ve radikalleşmesine katılmak için kendimle birlikte hukuk fakültesine getirdim.)


Anti-kapitalist gelenek, dağıtım adaletine ilişkin iki ana fikir sunar. İlk olarak, politik ufkumuz, çağdaş solun iki büyük meşguliyeti – karşılıklı tanıma ve dağıtıcı adalet – ötesine, yeni ve niteliksel olarak daha iyi yaşam tarzlarına ulaşmalıdır. Amacımız, öteki insanlara, hedeflerimizi yerine getirecek araçlardan ziyade saygı ve kendi kaderini tayin etme hakkına sahip ahlaki failler olarak daha iyi davranmamızı sağlayacak daha özenli ve dayanışmacı sosyal koordinasyon biçimleri olmalıdır. Bu, tüm insanların kendini gerçekleştirmeyi güvenli bir biçimde deneyimlemeleri için gerekli sosyo-ekonomik koşulları sağlamayı gerektirir. Bu sadece maddi eşitsizliği düzeltme, kötü dağıtım ve mutlak yoksunluk sorunu değil, bu sorunları üreten ve sağlamlaştıran iktidar ilişkileriyle yüzleşme ve bunları ortadan kaldırma sorunudur.


İnsanlar dünyayı değiştirirken temsiliyetleri ile olan temaslarını kaybederler. Yaşamlarını büyük ölçüde kontrollerinin dışındaki güçler tarafından belirlendiği şekilde deneyimlemeye başlarlar. Sosyalistler, bunun mevcut toplumların yapısı ve iktidar ilişkileri ile bir ilgisi olduğuna inanıyorlardı. Yabancılaşmayı aşmayı arzuladılar: kendini gerçekleştirme kapasitelerimizi kurtarmak ve beslemeyi, sömürü ve gayrimeşru hiyerarşiyi sona erdirmeyi, sosyal yaşamdaki baskıyı mümkün olduğu kadar azaltmayı ve son olarak bunu doğa ile sürdürülebilir, uyumlu bir ilişki içinde başarmayı. Yirminci yüzyıl siyasi olayları yabancılaşmanın tamamıyla sonra ermesi olasılığı hususunda bizi şüpheci bir konumda bırakıyor. İçinde bulunduğumuz post-modern koşullarda, içine gömüldüğümüz önemli ağların ve dâhil edildiğimiz pratiklerin bize karşı tamamen şeffaf olabileceğinden şüphe duyuyoruz. Ancak şüphesiz şu an yaptığımızdan daha iyisini yapabiliriz.


İkinci olarak, ne kadar hararetli bir biçimde arzulansa da, liberal demokratik politikanın, temsilin, medeni hakların ve biçimsel eşitliğin işçi sınıfına, ezilen kimliklere ve diğer baskı altındaki gruplara ulaştırılması tek başına daha dayanışmacı, daha katılımcı-demokratik, daha az yabancılaşmış yaşam biçimlerinin yeşermesini sağlamayacaktır. Temsil ve liberal politik haklar dağıtıcı adaleti sağlamak, gayrimeşru tahakkümü ortadan kaldırmak ve insanın kendi kaderini tayininin sosyal önkoşullarını tesis etmek için gerekli olmakla birlikte yetersizdir. Bu, yalnızca büyük çaplı ekonomik yeniden dağıtımı değil aynı zamanda hem kamusal hem de özel alanlarda henüz gerçekleştirilmemiş bazı yapısal, kültürel ve psikolojik dönüşümleri gerektirecektir. Bu, yaşamın her boyutunda ve alanında tahakkümle mücadele ve özgürlüğü arttırma meselesidir.


Eleştirel hukuk kuramı için bunlar temel, belli başlı fikirlerdir:


· Hukuki kurallar, pratikler ve sonuçlar, hukuki akıl yürütme tarafından eksik belirlenir ve aynı şekilde toplumsal yapı, ideoloji, çıkar ve kimlik tarafından belirlenemez.

· Hukuki kurallar ve pratikler genellikle toplumsal yaşamın, kurumların ve deneyimlerin inşasında önemli bir rol oynar. Refah arayışına yönelen işlemlerde, ilişkilerde ve kurumlarda dağıtım paylarını düzenlerler. Kültürel olarak mevcut sembollerin, eserlerin ve insanların deneyimlerini yorumladıkları çevreyi oluşturan ilişkilerin muhafaza edilmesine katkıda bulunarak kültürel ve ideolojik menfaatleri dağıtırlar.

· Bu doğrultuda, hukuki kuralların ve pratiklerin sorgulanması ve tartışılması dönüştürücü olanaklar sağlar.


Sistemli düşünme nezdinde daha fazla çaba gösterebiliriz ancak bu; eleştirel teorinin, belirsizlik teorisinin iç görülerinden vazgeçmeden başarılmalıdır. Sosyalizm, özgürleştirici yaşam biçimlerinin, mevcut kurumları ve pratikleri (tabiri caizse) dışarıdan getirilen yenileriyle değiştirerek elde edilebileceğini hayal ederek hata yaptı. Marx, ekonomik ilişkilerin hukuki ve kültürel olarak inşa edildiğini kavradı ancak hayatı boyunca bir hukuki formalist olarak kaldı, hiçbir zaman belirsizlik noktasına ulaşmadı ve bundan ötürü kapitalizmin esnek adaptasyon kapasitesini fazlasıyla küçümsedi. Sosyalist ve diğer özgürleştirici gelenekler, eski sosyal pratiklerin – kapitalist sömürü, sistemik ırkçılık, patriarka, heteronormativite – her birinin derin ve dâhili olarak tutarlı örgütlenme ilkesinin (üretim araçlarının özel mülkiyeti veya beyaz üstünlüğü gibi) ifadeleri olduğunu varsaydı. Alternatif ama eşit derecede temel ve tutarlı örgütlenme ilkeleriyle (kamusal mülkiyet veya ırkçılık karşıtlığı gibi) bize sunulacak yeni kurum ve pratikleri, eski kurum ve pratiklerin yerine koyarak kendimizi tüm bunlardan kurtarabileceğimize inanıyorlardı. Sosyalizmin kurucu babaları, yeni toplumsal koordinasyon biçimlerinin tabandan kendiliğinden ortaya çıkacağını ya da alternatif olarak baskı altındakilerin demokratik seçimle veya proletaryanın ele geçirmesiyle politik iktidarı ele geçireceği büyük güne ulaşacağını hayal ediyordu. Ancak kurumlar, pratikler ve yaşam biçimi değiştirilemez. Sayısız, her zaman geçici, yerel tartışmalar ile yeniden inşa edilmelidirler. Sosyalist dönüşüm nosyonu, meydana gelmesi gereken kültürel değişim jenerasyonları hususundaki umutsuz saflığın yanı sıra, yanlış bir şekilde özgürlüğün kurumsal ve hukuki enstantanelerini belirleyebilecek hazır, yerleşik yönlendirme ilkeleriyle geldiğini varsaydı.


Benim ulaştığım sonuçlar şunlardır:


İlk olarak formalizm, liberal yasalcılık, hak-köktencilik ve hukuku ilk ilkelerden ortaya çıkma sorunsuz bir çalışan olarak ele alan benzer yaklaşımlar, hukuki pratiklerin karmaşıklığını büyük ölçüde hafife alır ve bu nedenle bizi hukuki işleyişteki dönüştürücü fırsatlara ve olanaklara erişimden mahrum bırakır. İkinci olarak, politik ve felsefi formalizmden aynı şekilde kaçınmalıyız. İdeallerimiz bize bir istikamet ve ahlaki sezgiler verir ancak daha iyi bir dünya için savaşırken, sonu gelmeyen, yoğun bir şekilde bağlamlaştırılmış çatışmalardan, seçimlerden, ödünleşmelerden ve belirsizliklerden kaçış yoktur.


Orijinal metin “On Socialism and Critical Legal Theory” başlığıyla 9 Kasım 2020 tarihinde Law and Political Economy Project sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.