Peter Fitzpatrick'i Hatırlamak (II)

Ben Golder, Soo Tian Lee

Çev: Yusuf Enes Karataş


2005 yılından 2008 yılına kadar Birkbeck’te, Peter’ın eşsiz danışmanlığı altında bir doktora eğitimi aldım. 2008 yılına geldiğimizde tezi bitirmek için Avustralya’ya dönmem gerektiğini çünkü ilk çocuğum Phoebe’nin doğumunun yakın olduğunu söyledim. Görünen o ki doktoranın sonuna doğru zor bir mücadeleden kaçınmak adına etkili bir kaçınma manevrası gerçekleştirmiştim (Gower Street sığınağında son günlerde Peter’ın, yorgun bitap adayların teslim gününden sadece günler önce yedinci kez özetlerini revize etmelerine sebep olan, titizliği hakkında hikâyeler çok yaygın bir hale gelmişti). Doğrusunu söylemek gerekirse Birkbeck’te geçen o yıllar hayatımın en keyifli, en kışkırtıcı ve entelektüel olarak en biçimlendirici yıllarıydı. Bu deneyimin büyük bir kısmını Peter’ın danışmanlığı oluşturuyordu. Elbette Peter’ı, Birkbeck’e gelmeden önce de duymuştum, Mitolojiyi[1] tüketmiş ve Modernizmden[2] bir şeyler anlamıştım ancak Fitzpatrick’in danışmanlığı hakkında özel bir düşünceye ve bilgiye sahip değildim. Ve akademik süperstarlar ünlerini çoğu zaman çevresindekilerle ve çevresindekiler aracılığıyla değil, çevresindekilerin (özellikle lisansüstü öğrenciler ve genç meslektaşlar) pahasına kazanmışlardı. Ancak ben Peter ile öğrendim ve Peter için öğrencileri her zaman her şeyden önce gelirdi.


Birkbeck’e gelme ve iki haftada bir ofisindeki meşhur kanonun etrafında ‘Force of Law’ [‘Hukukun Gücü’] veya ‘Preface to Transgression’ [‘İhlale Giriş’] okumak için topladığı entelektüel topluluğa katılma kararı vermemin oldukça şanslı ve tanımlayıcı bir tercih olduğu ortaya çıktı. Peter’a ilişkin düşüncülerin birçoğu bir danışman olarak cömertliğine odaklanır. Zamanı, kendisinin ve Shelby’nin evi ve bahçesi söz konusu olduğunda her zaman cömert oldu. Öğrencilerinin yeterli parası olup olmadığı veya düzgün yemek yiyip yemedikleri hususundaki daimî ilgisinde her zaman cömertti. Ama en önemlisi öğrencileriyle entelektüel ilişkilerinde cömert davrandı. Bizi bilim insanları olarak ciddiye aldı ve çalışmalarımızla ilgili keskin eleştiriler sundu ancak bu eleştiriler keskin olmalarının yanında meydan okumanın üstesinden gelebileceğinizi hissettirecek kadar moral verici bir şekilde sunuldu. Güney Londra’daki evimin posta kutusundan, kenar boşluğunda el yazısı ile rakamlar karalanmış bir taslak bölüm içeren kendini belli eden kahverengi bir zarf aldığımı hala hatırlıyorum, gelen kutumda da buna eş bir e-posta ortaya çıkacaktı:


Taslağınızı okudum ve böylesine bilimsel ve çekici bir şey – gerçekten çok nadir bir kombinasyon – üzerinde çalışmaktan ne denli mutlu olduğumu söylemek için yazmayı geciktirmemem gerektiğini hissediyorum. Ve çalışmanızda gerçekten çok müstesna bir referans aralığı mevcut. Harika bir tezin temelini atıyorsunuz. Benden gelecek oldukça fazla sayıda yorumun ne olacağı konusunda endişelenmemelisiniz.


‘Oldukça fazla sayıda yorum’ kendisine karşı dürüst olduğu nadir anlardan biriydi. Çoğu zaman e-postaya, yaklaşan işlerin (sayfa sayfa eleştiri, önerilen revizyon ve soruları içeren) sadece ‘sunum konuları’ veya doğası gereği ‘beş paralık şey’ (en favori kelimelerimden biri, bu kelimeyi Peter’dan öğrendim) olduğu şeklindeki gülünç bir iddia ile başlardı. Bir bütün olarak onun işi asla beş paralık olmadı. Bazen gerçekten de çalışmaya ayrıntılara dalmış bir şekilde başlardı ve bu sayfalar boyunca devam ederdi.[3]


Nasıl işinin hakkını veren bir akademisyen olacağıma dair öğrendiğim hemen hemen her şey (nasıl bol bol okuyabilirim, nasıl incitmeden yerine ulaşan ciddi eleştiriler sunabilirim, nasıl metinleri ve konuşmaları geliştiririm ve onları çıkmaz sokağa sokmam) Peter’dan ya da ondan öğrenen, üzerlerindeki etkisi oldukça geniş ve engin olan ve derinden hissedilen, insanlardan öğrendim. Elbette hiçbir zaman bunu Peter’ın yaptığı gibi kotarmayı başaramadım. Peter yaptı. Ancak bu şaşırtıcı değildi – o kesinlikle türünün tek örneğiydi. Peter’ı geri kalan günlerimde içtenlikle hatırlayacak ve fazlasıyla özleyeceğim.


Ben Golder


Merhum Peter Fitzpatrick’in anılarını benden çok daha iyi anlatabilecek ve kendisine hürmetlerini sunabilecek birçok kişi var. Beş yıldan fazla bir süredir doktora öğrencisi olsam da, oldukça iyi anlaşsak da hiçbir zaman çok yakın olmadık. Peter’ın doktora öğrencisi olan arkadaşlarımla yaptığım sohbetler beni, çoğu zaman sıkı fıkı denilebilecek bir şekilde bağlantı kurduğu öğrencilerin tez yazma projelerinde fazlasıyla yer aldığı ve bu projelere katkıda bulunduğu sonucuna ulaştırdı. Ne zaman doktora programımın gidişatı hakkında ıstırap çeksem ve Peter tavsiyeleri ve desteği ile yanımda olsa sık sık kendime şu soruyu soruyordum: “Peter bende ne görüyor, orta sınıf Çinli Malezyalı bir arka plana sahip atılgan, öfkeli bir sözde aktivist ve yarı bilgin mi?” Sonunda ulaştığım cevap, Peter’ın kendi yaşam yolculuğundan dolayı bağlantı kurabileceği bir yönüm olduğuydu, yani benim “dindar genç bir adam” olmam. Çoğu zaman teolojik meselelere aşinalık gösterdiğimde şahsıma yöneltilen soruyu savuşturmak için kullandığım bir cümlenin yanlışlığı üzerine meselenin iç yüzünü ilk gören ve bana meydan okuyan Peter idi: “Dindar mısın?” University of Kent’teki bir personel seminerinde bildiri sunmadan önce üniversitedeki bir kafede öğle yemeği yiyorduk. Söz konusu soru, yeni tanıştığım bir öğrenci tarafından sorulduğunda genellikle verdiğim cevabı verdim: “Geride ne kadar kaldıysa o kadar dindarım.” Peter hemen cevap verdi, “Bu çok saçma. Siz dine doymuşsunuz!” Her ne kadar o anda haykırışı beni şok etse de her zamanki gibi kesinlikle tam üstüne bastığını görmeye başladım.


Peter, yüzey görünümlerinin ardında yatan şeylere çok keskin bir şekilde bakıyordu. Çağdaş üniversitede yer alan ve çalışmanın, öğrenmenin ve bilginin özünü yok ettiğini gördüğü eğilimlere karşı da sabrı yoktu. Ondan aldığım izlenim, bu konuda konuşmamızı gerektiren harici itkiler ne olursa olsun, doğru olanı yapmanın son derece önemli olduğuydu. Sundhya Pahuja, Peter’ın yaşamına ilişkin biyografik incelemesinde Peter’ın, Kutsal Kalp Misyonerleri seminerini (bir zamanlar bana “fakir adamın Cizvitleri” olarak tanımladığı) müritliğin ilk yılında bıraktığını belirtir, “çünkü otoriteyi sorgulama yasağını kabul etmek konusunda gönülsüzdü.” Gerçekten de Peter için dindarların üstlerine etmeleri gereken bağlılık yemini ile yaşamak zor olurdu. Bunu onun için tasdik eden olayın, kendisinin çok bağımsız özgür bir zihne sahip olduğunu düşünen, acemi ustasının Peter’ın sessiz bir yemek esnasında bir kitabı yüksek sesle okuma görevini aslında telaffuzunun tamamen doğru olmasına karşın telaffuzunu düzeltme bahanesiyle defalarca kez bölmesi olduğunu söyledi. Peter bana danışmanlık yapma sürecinde birkaç kez Isaiah Berlin’in bir şeyi bilen kirpi ve çok şey bilen tilki hakkındaki eski mesele getirdiği açıklamadan bahsetti. Peter’ın mükemmel bir tilki olduğuna inanıyorum çünkü çok sayıda literatür ve akademik disiplin ile kapsamlı ve kararlı bir şekilde ilgilenirdi ve bu disiplinlerin hepsinde oldukça yetkindi. Her ne kadar Peter’ın bu yaklaşımını kendi tezimde nasıl uygulayabileceğim hususunda onun kadar hevesli olmanın benim için zor olduğunu fark etsem de, çünkü ben de bir kirpi olduğumdan ancak yalnızca kendi temel ‘yaşam fikri’min gelişmesi yolunda beceriksizce ilerliyorum, Peter’ın bu paradigmanın çok farklı bağlamlar için uygulanabilirliğini görme yeteneği şaşırtıcıydı. Bununla birlikte onun bu örneği, belirli bir zamanda tek bir fikre ve genellikle yenilik ile çeşitliliğe tapınıyor gibi görünen bir dünyaya sadakat görevimi kabul etmeme yardımcı oldu. Peter’ın güçlü iç görüsünü modern hukukun (seküler) teolojik temelleri alanına genişletmek için son yıllarında çok titizlikle çalıştığı monografinin ölümünden sonra yayınlanacağını umuyorum.


Peter’ın hayatından ve bir zamanlar bana anlattığı bir olayı daha aktarıp bitirmek istiyorum. Onu, içinde büyüdüğü Roma Katolik inancından neyin ayırdığını sormaya çalıştım. Cevabı kısa bir hikâye içeriyordu. Londra’da avukat olarak çalıştığı yıllarda Aşai Rabbani için belirli bir kiliseye sık sık gidermiş. Bir gün, görevli rahip, piskoposlarını tanımlamak için kendisine oldukça tuhaf gelen bir cümle kullanmış. Girişin yakınındaki kitap rafları üzerinde yaptığı araştırmalar Anglikan Ortak Dua Kitabı’nın büyük bir yığın oluşturan kopyalarını ortaya çıkarmış ve bu da kilisenin aslında İngiltere Kilisesi’ndeki bir Anglo-Katolik cemaati olduğu anlamına geliyormuş. “Bu ‘Ayinsel coşkunluklara’ ulaşırken bütün bunlar aslında [Roma Katolik doktrinine göre] kendi üzerime lanet buyurmaktı” diye haykırmış. Peter’ın bu hikâyesini dinledikten yaklaşık sekiz yıl sonra bu hikâye üzerine kafa yorduğumda bu hikâyenin yaşanmış gerçeklik ile “nesnel” dogmanın iddiaları arasındaki ilişkiye dair bir eleştirinin başlangıcını içerdiğinin farkına vardım. Umarım, Peter’ın asla kabul etmediği kutsal emirleri kavramama yol açabilecek resmi teolojik araştırmalara girişirken bile bazılarımızın sevgiyle “Baba” olarak adlandırdığı birinden aldığım bu dersi hatırlayacağım. Manastırdan ayrılırken, sonunda üniversitedeki gerçek mesleğini bulduğu bir yolculuğa başladı ve benimkini aramam için beni nazikçe ama kesin bir şekilde dürttüğü için ona sonsuza dek minnettar kalacağım.


Soo Tian Lee


Orijinal metin, "Remembering Peter Fitzpatrick (II)" başlığıyla 9 Haziran 2020 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] ç.n. Yazar burada Peter Fitzpatrick’in The Mythology of Modern Law eserini kastediyor.

[2] ç.n. Yazar burada Peter Fitzpatrick’in Modernism and the Grounds of Laweserini kastediyor.

[3]Orijinal metinde anglosakson atıf sistemine ilişkin anlaşılması güç bir kısmı bütünlüğe faydası olmadığı için çevirmemeyi tercih ettik.