Neoliberalizm, Hukuk ve Neoliberal Hukukun Çarpıklıkları: Güncel Üç Müdahale

Ravi Malhotra

Çev.: Emek Ilgaz


[Bu yazı, hukuk ve neoliberalizm üzerine üç yeni kitabı gözden geçiriyor: Honor Brabazon (ed), Neoliberal Legality: Understanding the Role of Law in the Neoliberal Project (Abingdon: Routledge, 2017), Katharina Pistor, The Code of Capital: How the Law Creates Wealth and Inequality (Princeton: Princeton University Press, 2019), ve Astra Taylor, Democracy May Not Exist, But We’ll Miss It When It’s Gone (New York: Metropolitan Books, 2019). Aynı zamanda bu yılın sonunda Left History-An Interdisciplinary Journal of Historical Inquiry and Debate dergisinin bir sayısında da yer alacak.]


Bugün bile, COVID-19 pandemisinin ışığında piyasa güçlerinin hakimiyeti, tıpkı piyasa gibi, modern toplumun merkezi düzenleme ilkesi olarak devam etmektedir. Onlarca yıldan bu yana, fabrikalar daha düşük ücretler ve üretim maliyeti olan yerlere taşındı ve eyaletler sağlık, eğitim ve çevre gibi insan ihtiyaçları için yapılan harcamaları sınırlayan kemer sıkma bütçelerini dayattı. Bu dönüşümler genellikle “neoliberalizm” olarak bilinmeye başladı. Bu korkunç koşullarda tarihçiler ve hukuk bilimcileri, “neoliberalizm” ile tam olarak neyin kastedildiğini ve bunun hukuk ve demokrasi ile ilişkisini incelemeye başladılar.


Hukuk, neoliberal ortodoksilere meydan okumak için devletin düzenleyici gücünden yararlanma imkânı sunar. Aynı zamanda piyasa ilkelerini ve görünmez el ile işleyen rejimleri güçlendirir. Hukuk hiçbir zaman basitçe kuralsızlaştırmadan ibaret değildir; devletin yeniden yapılandırılmasını ve yeniden düzenlenmesini içerir. Pek çok hukuk kurumunun yenilikçi tasarımları servetin yeniden dağıtımıyla inşa edilen daha adil ve eşitlikçi bir toplum vaadini sunar. Yine de bu tür kurumların çoğu genellikle hiyerarşileri, eşitsizlikleri ve bürokratik iktidar biçimlerini pekiştiren sosyal bir araca –hukuka- yer vermektedir.


Şirketlere tüzel kişilik tanınması, 19. Yüzyılın sonlarında Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan bir akımdır ve tüm dünyada zenginlik ve gücün nasıl dağıtıldığı konusunda derin etkileri olmuştur. Bu, en büyük ve en güçlüleri de dahil olmak üzere birçok şirketin asgari vergi ödemesine olanak tanıyan, vergiden kaçınma gibi çok önemli konular içerir.[1] İflas hukuku, şirketlerin birçok alacaklıya karşı yükümlülüklerinden kaçınmasına ve arkalarında bir felaket ve kaos dalgası bırakmasına olanak sağlamıştır. Bu arada, ikincil tüccarlar, alacaklı ilkelerinin geleneksel önceliğinden muafiyetler için başarılı bir şekilde lobi yaptılar.[2] Patentleri ve ticari sırları kapsayan fikri mülkiyet hukuku, şirketleri şizofreni ve depresyon teşhisi konan insanları tedavi etmek için tasarlanmış Eli Lilly’s Strattera ve Zyprexa gibi pahalı yeni ilaçlardan büyük karlar elde etmesine izin verdi.[3] Liberal sözleşme hukuku modelleri, Britanya gibi devletlerin sosyal yardım ödemelerini sürdürmek için bireylerin belirli hedeflere ulaşmalarını gerektiren iş ücreti sözleşmelerini nasıl dayattığını planlar.[4] Ve ABD’de giderek artan sayıda belediye, şirketlerin faaliyette bulunmamasını önlemek amacıyla şirketleri tüzel kişilik statüsünden mahrum bırakmak için yerel yasal kodları yeniden formüle etti.[5] Bütün bunların demokrasi hakkında nasıl düşündüğümüze dair önemli sonuçları var. Nihayetinde, hukukun baskıcı işlevleri sosyal adalet ve eşitlik hareketlerini sık sık baltalasa da ürün sorumluluğundan çevre düzenlemesine kadar çeşitli konulardaki düzenleyici kodlar ve standartlar demokrasinin içeriğini ve onu nasıl tasavvur ettiğimizi şekillendirir.


Bu yazıda, neoliberalizm, hukuk ve demokrasi arasındaki ilişkilerle boğuşan güncel üç kitabı gözden geçiriyorum: Kanada’daki St. Jerome Üniversitesinde sosyolog olan Honor Brabazon tarafından düzenlenmiş Neoliberal Legality; Colombia Hukuk Okulunda seçkin bir şirketler hukuku, karşılaştırmalı hukuk ve mülkiyet hukuku profesörü olan Katharina Pistor tarafından yazılan The Code of Capital; ve yönetmen ve halk yanlısı bir entelektüel olan Astro Taylor tarafından yazılmış Democracy May Not Exist, But We’ll Miss It When It’s Gone. Bu kitapların her biri neoliberalizm, hukuk ve demokrasi temalarını ele alıyor. Her biri bunu farklı bir bakış açısından ve disiplin geleneğinden yapıyor. Ve nihayetinde, her biri okuyucuyu, çevresel bozulma ve yönetim paradigması olarak piyasanın süregiden merkeziliği ile karşı karşıya olan bir dünyada daha sağlam bir demokrasi anlayışını nasıl inşa edebileceğimize dair daha fazla soruyla baş başa bırakıyor.


Neoliberal Legality


Neoliberal Legality, Barbazon’un 2013 yılında Oxford Üniversitesinde düzenlediği bir konferansta sunulan makalelere dayanan bir antolojidir. Britanya, Kanada ve başka yerlerden bilim insanlarının yer aldığı bu koleksiyondaki denemeler neoliberalizmi hukuksal bir proje olarak görüyor. Aynı zamanda burada incelenen kitapların en akademik olanıdır ki bu bir güç ve bazen de bir zayıflıktır. Bunun bir antoloji olduğu düşünüldüğünde, değerlendirmem mutlaka seçicidir. Bölümler her zaman neoliberalizmin analitik prizması vasıtasıyla hukuk ve gelişme, iş hukuku, yerli hakları ve sosyal politika ve hukuk gibi konuları kapsar. Brabazon, giriş makalesinde haklı olarak neoliberalizm literatürünün öncelikle politik ve ekonomik boyutlarına odaklandığını öne sürüyor.[6] Yine de çok az bilim insanı, neoliberalizmin özellikle hukuki boyutları üzerine düşündü. Brabazon’un öne sürdüğü gibi, hukuk neoliberalizmin düzenleyici çerçevesini şekillendirirken neoliberalizmin kendisi hukukun gelişimini ve yorumunu etkilediğinden hukuk ve neoliberalizm kavramları ortak kurucu olarak kabul edilebilir.[7] Buna göre, Neoliberal Legality, neoliberal hukuku bir sosyal kategori ve hukuki biçim olarak farklı kılan şeyin ne olduğunu, bu iddianın kamu politikası için sonuçlarını ve bunun sosyal dönüşüm için olası sonuçlarını analiz eder.


Brabazon, neoliberalizmin 1980lerden beri egemen bir ideoloji olduğunu belirtiyor ancak aynı zamanda tam anlamı konusunda belirsizlik ve tartışmalar olduğunu da kabul ediyor.[8] Cilde katkıda bulunanlardan biri olan Andrés Palacios Lleras, neoliberalizmin kısa bir tanımını yararlı bir şekilde sunar: “serbest piyasaları özgürlüğü korumak için vazgeçilmez gören ve bu tür piyasaları, özgürlüğü savunmayı ve muhafaza etmeyi amaçlayan aktif siyasi seçimlerin sonucu olarak gören bir doktrin.”[9] Brabazon ise birbiriyle örtüşen üç unsuru tanımlar. İlki, neoliberalizm, esas olarak Freiburg Okulu’nun ordoliberalleri ve Milton Freidman, Gary Becker ve Chicago Okuluna bağlı diğer iktisatçılar tarafından geliştirilen normatif bir politik teori olarak kabul edilebilir. Bu şekilde bakıldığında, neoliberalizm yalnızca bir dizi politika önerisi değil, Sovyetler Birliği’nin ve onun uydu devletlerinin, Nazi Almanya’sının ve hepsinden önemlisi sosyal demokrat refah devletinin yükselişine aktif bir biçimde yanıt veren felsefi bir perspektifin eklemlenmesidir. Friedrich Hayek gibi entelektüeller tarafından fikirlerini konferanslarda, politika ağlarında ve sınıfta yaymaya çalışan istekli takipçiler tarafından formüle edilmiş entelektüel bir projedir.[10] İkinci olarak, David Harvey ve David McNally gibi bilim insanlarının çalışmalarına dayanan Brabazon, neoliberalizmin aynı zamanda seçkinler tarafından sermaye birikimi için en uygun koşulları yeniden sağlama üzerine planlanmış sınıf temelli bir siyasi proje olarak da anlaşılabileceğini açıklıyor.[11] Son Olarak, Michel Foucault ile Pierre Dardot ve Christian Laval gibi öteki düşünürlerden etkilenerek, neoliberalizmin neoliberal özneler üreten bütünleyici bir rasyonalite olarak da düşünülebileceğini iddia ediyor.[12] Lise sonrası eğitimin metalaştırılması, birçok öğrencinin üniversitelerle olan ilişkilerini bir piyasa işlemi olarak görmesiyle sonuçlanan klasik bir örnektir.[13] Brabazon, özellikle hukukla ilgili olarak kapsamlı bir neoliberalizm anlayışı için her üç unsurun da kabul edilmesi gerektiğini ikna edici bir şekilde gösteriyor. Benim görüşüme göre, cildin güçlü yanlarından birisi, neoliberalizmin bir ideoloji olarak daha geniş tanıtımı için değerlerini korumakta gerçek bir menfaati olduğuna inanan neoliberal özneler yaratmanın önemini düşünmesidir.


Neoliberal Legality’nin ele aldığı önemli bir konu da devletin rolüdür. Neoliberal ideolojinin devletin rolünün küçültülmesini gerektirdiği iddialarının aksine makaleler, neoliberalizm altında kapitalist rekabet ve birikim koşullarını oluşturmak için güçlü bir devletin gerekli olduğunu açıkça ortaya koyuyor.[14] Bu yeni bir görüş değildir, ancak tekrar edilmeye değerdir ve kanıtları ciltte titizlikle sıralanmıştır. Örneğin, Palacios Lleras’ın bölümü, menkul kıymetler düzenlenmesi, çevre hukuku ve rekabet hukuku gibi alanlarda özerk düzenleyici kurumların yetkisinde bir genişleme olduğunu göstermektedir. Eyaletler, seçilmiş görevlilerin politikaları uygulama kabiliyetini sınırlayarak, güçlü şirketler tarafından daha sonra bilimsel, rasyonel ve tarafsız olarak tasvir edilecek sonuçlar üretmeleri için güçlü şirketler tarafından baskı altında tutulabilecek (ve çoğu zaman bu baskıya maruz bırakılan) kurumlara kritik kararlar bırakarak sermaye birikimini kolaylaştırmışlardır.[15] Bu, devletin rolünde bir değişime işaret eder ancak yine de etkili düzenleyici kurumlar inşa etmek için kendi adına yetkinlik ve kapasite gerektirir.


Benzer şekilde, Nicolas M. Perrone’nin bölümü, yabancı yatırım bağlamında devletin rolündeki bir değişimi göstermektedir. Perrone, ikili yatırım anlaşmalarının, yabancı yatırımcılar ve ev sahibi devletler arasındaki anlaşmazlıkların nasıl yabancı yatırımcılar için daha elverişsiz olan yerel mahkemeleri atlayarak uluslararası bir tahkim mahkemesinde görülmesi gerektirdiğini belgeliyor. Bu mahkemeler, tarafların meşru beklentilerine odaklanmayı haklı çıkarmak için başlangıçtaki veya orijinal niyet doktrini gibi sözleşme hukuku doktrinlerini desteklemiştir.[16] Bu, İngiliz yatırımlarının İran’daki milliyetçi bir yönetim tarafından kamulaştırılmasına ilişkin Anglo-Iranian Oil Companydavasında Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 1952 tarihli kararında gösterildiği gibi, ev sahibi devletin egemenliğine daha fazla vurgu yapan önceki yasal doktrinlerden bir kaymaya işaret ediyor.[17] Millileştirmeye yanıt olarak Birleşik Krallık UAD’de İran aleyhine dava açmıştı. Temmuz 1952’de UAD, dava üzerinde herhangi bir yetkisinin bulunmadığına karar verdi çünkü İran kendisine yalnızca 1932’den sonra imzalanan anlaşmalarla ilgili olarak yargı yetkisini vermişti.[18] Bu kararın üzerinden bir yıldan biraz daha uzun bir süre sonra Muhammed Musaddık hükümeti İngiliz ve Amerikan istihbaratı tarafından devrildi.[19] O zamandan bu yana çoğu devletin rolünün ve yapısının çarpıcı bir şekilde değiştiği kesinlikle doğru olsa da, neoliberal olsun ya da olmasın herhangi bir yatırım rejiminin temel ön koşulunun ilk etapta ikili bir yatırım antlaşması imzalamaya istekli ve sonuçlandırabilir bir devletin olduğunu bir kez daha not ediyorum.


Brabazon’un antolojisi, hukukun birçok alanında daha müdahaleci yasal düzenlemenin neoliberal hukukçuluğun temel bir tezahürü olduğu iddiasının da altını çiziyor. Bu, İngiliz iş hukukunun dönüşümü hakkında yazan Robert Knox ve Yunanistan’da grev hakkına yasal kısıtlamalar getirilmesi hakkında yazan Ntina Tzouvala’nın kusursuz bölümlerinde belgelendiği üzere, çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde açıkça görülmektedir.[20] Dardot ve Laval’ın çalışmalarından etkilenen ve neoliberalizmin neoliberal özneleri nasıl yarattığıyla ilgilenen Knox, neoliberal özneleştirmenin son otuz yılda Britanya sendikalarını nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. Bir zamanlar ana akım bürokratik sendikalar bile işçi sınıfının gerçek güce sahip olduğu alternatif toplum vizyonlarına sahipken ve en azından tüm işçi sınıfının çıkarlarını ifade etmeye çalışırken, Birleşik Krallık sendikaları Thatcherizm altında çok daha dar bir bakış açısında sahip oldular. Gün geçtikçe daha çok, çeşitli Britanya iş hukuku mevzuatlarında yapılan yasal değişiklikler gibi günlük politikalara odaklanılması sendikal yoğunluk oranlarında ani düşüşlere yol açtı.[21] Knox ayrıca, tarihsel olarak asgari düzeyde devlet tarafından düzenlenen sendikalar ve yönetim arasında toplu pazarlık yoluyla iş ilişkisinin düzenlenmesinden asgari ücret mevzuatı, sağlık ve güvenlik kanunları ve ayrımcılık karşıtı yasa aracılığıyla istihdam ilişkisinin düzenlenmesine ilişkin daha büyük bir role geçişi de tanımlar.[22] Kanada ve diğer birçok ülkede de meydana gelen bu fenomenin tamamen olumsuz bir gelişme olup olmadığını sorguluyorum. Keynesçi en parlak dönemlerinde sendikalar kadınlarla, ırksallaştırılmış insanlarla, engellilerle ve diğerleriyle yeterince ilişki kuramadı. Yine de, Knox’un görüşü güçlü bir görüştür, zarifçe tartışılır ve daha fazla araştırmayı gerektirir.


Cilt, Vanja Hamzić’in “ne yasal ne de yasa dışı olma kapasitesi, boşluklar içinde var olma ve hareket etme yeteneği ya da belki de egemen (kapitalist) modların yasal üretiminin ötesinde veya dışında olma yeteneği” olarak tanımladığı alegalite ile ilgili çekici bir bölümle sona eriyor.[23] Neoliberal söylemin hakimiyetine rağmen Hamzić, hukuk söyleminin anti-kapitalist mücadeleyi ilerletme fırsatı içerdiği öne sürüyor. Lahor’un gecekondu mahallelerindeki etnografik çalışmalarına dayanarak, seks işçiliği, ritüel dans ve dilencilikle uğraşan toplulukların hukukun söylemsel ve mekânsal sınırlarının dışında veya sınırlarında nasıl geliştiğini tanımlar. Bu çevrede, khwajasara olarak bilinen alternatif bir akrabalık evi; bir aile evi, genelev, dans stüdyosu, güzellik salonu ve okul olarak hizmet verebilir. Devlet Hukuku bu durumda büyük ölçüde yoktur. Hamzić, diğer direniş biçimlerinin nasıl tamamen kavramsal bir role büründüğünü tanımlar ve James C. Scott’un, alt sınıf halklarının egemen olanın söylemine direndikleri “gizli bir kopya” fikrine atıfta bulunur. Bazı durumlarda böyle bir söylem, kendi karşı-hegemonik söylemi ile popüler bir isyanı ateşleyebilir.[24] Bazen insan bunun hukuki çoğulculuğun yeniden paketlenmiş bir ifadesi olup olmadığını merak etse de Hamzić’in geç kapitalizmi aşma potansiyeline ilişkin sofistike yaklaşımı büyüleyicidir, Brabazon’un kaliteli cildine tam oturur.


The Code of Capital


Brabazon, ara sıra akademik olmayan bir okuyucu kitlesine erişemediği için kusurlu bulunsa da Pistor’un The Code of Capital çalışması argümanlarını geniş bir okuyucu kitlesi için anlaşılır kılmaya çalışıyor. 2007-2009 mali krizinin ardından yazılan Pistor’un ana argümanı, - sözleşme, mülkiyet, güven iflas ve diğer yasal “modüller” ile örneklenen - hukuki kodlamanın zenginlik yarattığı şeklindedir. Mallara kritik nitelikler kazandırdığını ve böylece sahiplerine fayda sağladığını iddia ettiği hukuki modüllerin dört özelliğini tanımlar: öncelik, dayanıklılık, evrensellik ve dönüştürülebilirlik. Öncelik, aynı mallara yönelik rakip iddiaların nasıl sıralandığını ifade eder. İflas hukukunda, belirli alacaklı sınıflarına tipik olarak diğerlerine göre öncelik verilir ve bu, daha az önceliğe sahip olanlar için dramatik sonuçlar doğurur. Dayanıklılık, zaman içinde öncelikli iddialar oluşturur. Her zaman uzun vadede dayanıklı olan bir mal tercih edilir. Evrensellik, uzamda öncelikli iddialar oluşturur. Yetki olmaksızın başka bir yargı alanına kolayca transfer edilemeyen bir mal, sınırlı faydaya sahiptir. Son olarak dönüştürülebilirlik, bir malın talep üzerine devlet parasına dönüştürülmesini sağlar.[25]


Pistor, sermayenin iki değişkenden oluştuğunu savunur: bir mal ve ilgili hukuki kod. Sermayede servet yaratmanın arkasındaki anahtarın hukuki kodlama olduğunu iddia eder.[26] Kitabın çeşitli bölümleri hukukun nasıl araziyi, şirketleri, borcu ve fikri mülkiyeti kodladığını göstermeye ayrılmıştır. Örneğin Pistor, arazi hukukunun burjuva sınıflarında toprak mülkiyetinin yoğunlaşmasını nasıl kolaylaştırdığını göstermek için yüzyıllık hukuk tarihini baş döndürücü bir hızla yoğunlaştıran İngiltere ve sömürge Amerika’daki mülkiyet hukuku tarihinin izini sürüyor. ABD mahkemelerinin, bu tür reform girişimlerinin ABD Anayasasının “sözleşme maddesini” (Contract Clause) ihlal ettiği gerekçesiyle emtia piyasalarındaki dalgalanmalara karşı savunmasız olan emekçi sınıfı çiftçilerinin yüklerini hafifletmek için devletler tarafından yasallaştırılan borç ertelenmesini nasıl kaldırdıklarını gösteriyor.[27] Yine de, kodlama analizinde neredeyse tamamen eksik olan şey sınıf ilişkileri ve işçi sınıfının artı değer üretmedeki rolü ile derin bir ilişki kurmamasıdır.


Şirketler hukukuna ayrılmış bir bölüm, Lehman Brothers’ın iflasına ilişkin bir analize ayrılmıştır. Bu çöküş, küresel finans sisteminin merkezinde yer alan neredeyse ölümcül bir kalp kriziydi. Pistor, Lehman Brothers’ın nasıl dünya çapında düzinelerce ülkede yüzlerce kayıtlı yan kuruluşu olduğunu gösteriyor. Bu, malların yasal olarak bölünmesine imkân verdi çünkü şirketler hukuku, minimum düzenleyici gözetime sahip şirketlerin kurulmasını kolaylaştırdı. Ana şirket, artık bağlı kuruluşlarının borcunu garanti edemediğinde tüm yasal yapı bir kâğıttan ev gibi çöktü.[28] Pistor ayrıca şirket hukukunun şirketlerin gelişmesine izin veren diğer yönlerini de faydalı bir şekilde tanımlar. Bu, Apple’ın İrlanda’da sadece vergilerden kaçınmak için yan kuruluşlar oluşturması gibi vergi korumasını da içerir.[29] Yine de tekrar belirtmek gerekir ki çalışmanın odağı, sınıfın, gerçek sosyal ve ekonomik ilişkiler için önemi sağlam bir şekilde anlaşılmadan, finans sektörü üzerindedir.


Başka bir bölüm, borç tarihinin izini sürüyor. Pistor yine konuyu hukuki bir kodlama meselesi olarak çerçevelendiriyor. 2006 yılında kurulan ve bir ipotek yaratan tröst olan NC2’nin hikayesini anlatıyor. Yüksek faizli ipotek hikayesi yaygın olarak biliniyor ancak Pistor, NC2’nin ipotek havuzundaki malların nasıl tranş edildiğini ve her bir malın nasıl sıralandığını açıklayarak renk ve ayrıntı ekliyor. Nihayetinde, yatırımlardan daha yüksek getiri elde etmek isteyen bankalar zehirli borçlar altında kaldılar.[30] Benzer şekilde, ipotek menkul kıymetleştirme işinin en az arzu edilen tranşlarında karmaşık bir dizi işlem yoluyla yatırımı kolaylaştırmak için tasarlanmış bir şirket olan Kleros Real Estate’in hikayesini anlatıyor.[31] Pistor, tefecilik karşıtı yasaları atlamada ne kadar etkili olduklarını ve ticaretin genişlemesini teşvik ettiklerini belirterek, bir kambiyo senetleri tarihinde zikzak çizer.[32] Bu tarih iyi yazılmış olsa da bir bütün olarak küresel ekonomi anlayışından ayrılmış gibi gözükmektedir.


Fikri mülkiyete ayrılmış bir bölüm, İngiliz ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının endüstriyel politikalarını güçlendirmek için patent politikalarını nasıl kullandıklarını inceliyor. Pistor, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndaki patent politikalarının nasıl Sınai Mülkiyetin Korunmasına (Protection of Industrial Property) ilişkin 1883 Paris Sözleşmesinin kabul edilmesine yol açtığını gösteriyor. Nihayetinde, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkeler daha önce korumacı politikalardan yararlanmış olmalarına rağmen fikri mülkiyetlerini ihlal ettiğine inandıkları devletleri cezalandırmak için ticari yaptırımlar uygulamaya başladı.[33] Pistor, lider şirketlerin ABD fikri mülkiyet politikasını yönlendirmede nasıl kilit bir rol oynadığını vurgulamakta haklıdır. 1986’da kurulan Fikri Mülkiyet Komitesi’nin (Intellectual Property Committee) DuPont, IBM ve Johnson & Johnson gibi büyük şirketlerin liderlerinden oluştuğuna işaret ediyor.[34] Benzer şekilde, uluslararası fikri mülkiyet antlaşması olan TRIPS, gelişmiş kapitalist ülkelerin ve onların büyük şirketlerinin çıkarlarını yansıtıyordu.


Pistor’un yaklaşımı, çeşitli borçlanma araçlarının 2007-2009 krizini kötüleştirmede nasıl bir rol oynadığı hakkında dikkatli bir şekilde yazmasına imkân verse de bu kitabın temel tezinin kusurlu olduğunu hissediyorum. Pistor, işçi sınıfının rolünden neredeyse hiç bahsetmeden modern kapitalizm hakkında bir kitap yazmayı başarıyor. Bu, mantıksal olarak, serveti yaratanın ücretli emekçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesinden ziyade hukuki kod olduğu önermesinden çıkıyor. Sosyal adalete değer veren bir hukuk fakültesinde ders verirken en yaratıcı avukatların, “kodun gerçek ustaları” olarak kurumsal anlaşmalar için ısmarlama yasal kodlar tasarlamak için çalışan, “seçkin hukuk okullarında eğitilmiş” küçük azınlık olduğuna dair kendi kendilerini kutsayan iddialarına da şüpheyle yaklaşıyorum.[35] Son derece yaratıcı suç, aile ve göçmenlik avukatlarından oluşan lejyonlar bu iddia karşısında şaşıracaklardır.


Democracy May Not Exist


En iyi çalışmayı sona sakladım: Taylor’ın Democracy May Not Exist çalışması. Beğeni toplayan belgeselleri, Zizek!, Examined Life ve son olarak “What is Democracy?”, ile tanınan bir yönetmen tarafından popüler bir kitle için yazılmış bu kitap, entelektüel bir yetenek gösterisidir. Taylor bu kitabı demokrasinin veya halkın gücünün anlamını keşfetmek için yazdı. Taylor her bölümü muhtemelen birbirleriyle gerilim içinde olan iki kavram etrafında yapılandırır: özgürlük ve eşitlik; zorlama ve seçim; çatışma ve fikir birliği; uzmanlık ve kitle görüşü; yerel ve küresel; ve şimdi ve gelecek. Naomi Klein’ı anımsatan bir düzyazı tarzında tutkuyla yazmış olan Taylor bize karar vericilerin piyango ile seçildiği antik Yunan şehir devletlerinin sıkça unutulan demokratik deneylerini hatırlatıyor.[36] Coccoma’nın yakın zamanda gösterdiği gibi, bu yöntemle seçilen ve “sıralama” olarak bilinen yurttaş meclislerinin önemli avantajları olacaktır. Bu avantajlar arasında (halka karşı sorumlu demokratik kurumlar olarak) daha fazla meşruiyet, (karar vericilerin çeşitliliğindeki artış yoluyla) daha fazla etkinlik ve (seçkinler ve kitleler arasındaki bölünmeleri yıkacak türden) daha fazla güvenilirlik bulunmaktadır.[37] Kurumlar ayrıca sıralamaya göre seçilen temsilcilerin oylarını almayı daha zor bulabilirler.[38]


Taylor, sınıflandırmanın avantajlarını vurgulayarak kitabın kapsayıcı temasını özetliyor: radikal demokrasiyi güçlendirmek. Bu anlamda, Pistor’un önerdiği bürokratik çözümlere bir kontrpuan sunarken Brabazon ve katkıda bulunanların ifade ettiği teorik külliyatın da tamamlayıcısı oluyor. Taylor, “kurayla seçim, karşılaştığımız sorunlara mükemmel bir çözüm olmayabilir ancak siyasi katılımı yapılandırmanın ve kendiliğindenliği dahil etmenin başka, radikal olarak farklı yollarının mümkün olduğunu” gözlemliyor.[39] Daha da etkileyici bir biçimde Taylor, antik Yunan’ın demokrasiye bağlılığını anlamak için bir medeniyetin kendisi hakkında sorduğu temel sorulara atıfta bulunan Cornelius Castoriadis’in sosyal hayali anlamlar kavramına uygun imalarda bulunur. Efsanevi radikal Fransız grubu Socialisme ou Barbarie’nin kurucularından biri olan Castoriadis, her zaman radikal demokrasiyle ilgileniyordu ve Taylor’ın, çalışmalarını dahil etmesi tamamen uygundu ve iyi yapılmıştı.


Radikal demokrasiye olan bu bağlılık, Taylor’ın demokrasi ve sosyal hareketlerin el ele gittiği hususunda önemli bir noktaya varmasına izin verir. Demokrasinin anlamının toplumsal hareketlerin talepleri tarafından değiştirildiğini takdir ediyor. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, Amerikan toplumunda yaygın olan fiziksel engelleri vurgulayan radikal engelli hakları hareketinin, 1990’da Engelli Amerikalılar Yasasının (Americans with Disabilities Act) geçişini sağladığını ferasetle not ediyor.[40] Taylor’ın çalışması, Brabazon’un koleksiyonundaki neoliberalizm ve hukuk arasında ortak kurucu bir ilişki olduğu fikriyle güzel bir şekilde örtüşüyor. Ayrıca oy pusulası girişimlerinin, referandumların ve 1890’larda popülist hareketin taleplerine kadar izlenebilecek tüm fikirleri dilekçe ile geri çağırmanın kayıp tarihini geri kazanıyor ve daha sonra yozlaşmış parti siyaseti karşısında demokratik reform çağrısında bulunuyor.[41]


Radikal eleştiri genellikle neoliberal kapitalizmin yapısal ikilemlerinin analizlerini bu ikilemlere herhangi bir çözüm sunmadan verir. Taylor, neoliberalizme nasıl meydan okunabileceğine dair bazı olumlu örnekler sunmak için zaman ayırıyor. Örnek olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaklaşa yönetilen birkaç fabrikadan biri olan ve Chicago’nun Güney Yakası’nda bulunan New Era Windows Cooperative’i anlatıyor. Bu kooperatif, 2007-2009 resesyonu sırasında Republic Windows and Doors’un çöküşünün ardından kuruldu. Taylor, yeni eşitlikçi yapısı altında,  işçilerin istedikleri gibi molalar verirken üretkenliği arttıran fikir alışverişinde bulunmaya nasıl istekli olduklarını inceliyor. İşçiler, özel sektör rejimi altında sıkı bir şekilde düzenlenirken ve ırksal olarak kutuplaşırken işçinin sahip olduğu bir kooperatifin özgürlüğü, şirkete fayda sağlayan fikirlerin gelişmesine izin verdi. Benzer şekilde Taylor, işçilerin karlarını eşit bir şekilde paylaşmalarına olanak tanıyan bir Kuzey Carolina kooperatif fabrikası olan Opportunity Threads örneğini tartışıyor. Bu, işçilerin hastalık günlerinin ve hatta banyo molalarının reddedildiği benzer özel sektör işleriyle çarpıcı bir zıtlık oluşturuyor.[42]


Nihayetinde, bu üç kitabın her biri neoliberalizmle ilgili sorulara farklı bakış açıları sağlıyor. Brabazon’un antolojisi, neoliberal hukukiliğin zorluklarını özgün ve kavrayışlı yollarla büyük ölçüde ele alıyor. Pistor, hukuki araçlar ve bunların karı en üst düzeye çıkarmak isteyen kapitalistler tarafından kötüye kullanılmasıyla ilgili zengin bilgi sunuyor. Ve Taylor, demokrasinin anlamı hakkında bir hikâye sunuyor. Birlikte, bu kitaplar okuyucuya neoliberalizm ve ona nasıl meydan okunacağı konusunda harika bir fikir veriyor.


Orijinal metin, “Neoliberalism, Law, and its Discontents: Three Recent Interventions” başlığıyla 25 Mart 2020 tarihinde Legal Form sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] Katharina Pistor, The Code of Capital: How the Law Creates Wealth and Inequality (Princeton: Princeton University Press, 2019), 71-73.

[2] Ibid. 144-45.

[3] Ibid 138-39.

[4] Kenneth Veitch, “Law, Social Policy and the Neoliberal State”, Honor Brabazon (ed), Neoliberal Legality: Understanding the Role of Law in the Neoliberal Project (Abingdon: Routledge, 2017) içinde, 82.

[5] Astra Taylor, Democracy May Not Exist, But We’ll Miss It When It’s Gone (New York: Metropolitan, 2019), 277

[6] Honor Brabazon, “Introduction: Understanding Neoliberal Legality”, Brabazon (ed), Neoliberal Legality içinde, 1-2.

[7] Ibid., 2-3.

[8] Ibid. 3.

[9] Andrés Palacios Lleras, “Neoliberal Law and Regulation”, Brabazon (ed), Neoliberal Legality içinde, 62.

[10] Brabazon, “Introduction”, 3.

[11] Ibid., 3-4.

[12] Ibid., 4.

[13] Neoliberalizmin engelli öğrenciler üzerindeki etkisine ilişkin bir tartışma için bkz Fady Shanouda and Natalie Spagnuolo, “Neoliberal Methods of Disqualification: A Critical Examination of Disability-Related Education Funding in Canada”, (2020) Journal of Education Policy.

[14] Brabazon, “Introduction”, 5.

[15] Palacios Lleras, “Neoliberal Law and Regulation”, 70-71.

[16] Nicolas M. Perrone, “Neoliberalism and Economic Sovereignty” Brabazon (ed), Neoliberal Legality içinde, 53-55.

[17] Ibid., 51.

[18] Anglo-Iranian Oil Co. (United Kingdom v. Iran) [1952] ICJ 2.

[19] Bkz. Stephen Kinzer, All the Shah’s Men: An American Coup and the Roots of Middle East Terror görebilirsiniz (Hoboken, New Jersey: John Wiley& Sons, 2008).

[20] Robert Knox, “Law Neoliberalism and the Constitution of Political Subjectivity”, Brabazon (ed), Neoliberal Legality içinde, 92; Ntina Tzouvala, “Continuty and Rupture in Restraining the Right to Strike”, Brabazon (ed), Neoliberal Legality içinde, 119. Burada sadece Knox’un örneğine odaklanıyorum.

[21] Knox, “Political Subjectivity”, 102-5.

[22] Ibid., 110.

[23] Vanja Hamzić, “Alegality: Outside and Beyond the Legal Logic of Late Capitalism”, Brabazon (ed), Neoliberal Legality içinde, 191.

[24] Ibid., 198-200.

[25] Pistor, Code of Capital, 3.

[26] Ibid. 12-13.

[27] Ibid. 41.

[28] Ibid., 52-53.

[29] Ibid., 72.

[30] Ibid., 79-87.

[31] Ibid., 98-99.

[32] Ibid. 90.

[33] Ibid. 119-21.

[34] Ibid. 123-24.

[35] Ibid., 162.

[36] Taylor, Democracy May Not Exist, 19-20.

[37] Nicholas Coccoma, “The Return of Democracy by Lottery” 17 (2020) New Politics.

[38] Taylor, Democracy May Not Exist, 194.

[39] Ibid., 196.

[40] Ibid., 165.

[41] Ibid., 179.

[42] Ibid., 156.