Kapitalizmi Kurtarmak Için Refah Devletini Reforme Etmek

Wildcat Germany

Çev.: Egemen Esen


[Ücretsiz Eğitim Hareketi ve yüksek öğretim sendikalarının Warwick Üniversitesi’ndeki “Teach Highergeçici süreli çalışma önerilerini engellemedeki başarısı göz önüne alındığında, Wildcat Germany’den aktardığımız aşağıdaki yazının, soluklanmak için uygun gerekçeler içerdiğini düşündük. Biraz eski (1999) de olsa özellikle ücretin, işçinin kapitalizmdeki rolünün bir yönünü oluşturduğunu, diğer yönününse işçinin üretimdeki rolü olduğunu açıklığa kavuşturduğu için iyi bir yazıdır. Argüman kısmen, özellikle eşit iş için eşit ücrete odaklanan geçici süreli çalışmaya karşı mücadelelerin, ücret konusunu üretim sürecinin kontrolü meselesinden ayırdığı şeklindedir. Üretim açısından geçicileşme anlamsızdır; olan şey emeğin daha akıcı bir şekilde, tam zamanında organize edilmesi olup, geçici çalışma gibi bir husus söz konusu değildir. Mesele daha ziyade ihtiyaç fazlası işten çıkarmaların yoğunlaşmasını organize etmektir. Sadece ‘adil’ ücret konusuna odaklanarak, paranın gerçek üretim ilişkilerinin üzerini örten gizemli peçesi ikiye katlanır- işçinin sadece kendisine ne kadar para verileceğine odaklanması teşvik edilir; işçi böylece pazara girer ve bu paranın ilk etapta temsil ettiği değeri kimin ürettiğini ve ne şekilde olduğunu sorgulamaz. Emeğin akışkanlığına daha fazla dikkat çekmek, ‘anlık’ işçinin kendi örgütlenme tarzının bilincinde olduğu ve onu ‘anlık’ direniş olarak içselleştirdiği yeni direniş stratejileri geliştirmesine izin verir.]


1990’ların başındaki küresel krizin başlangıcından beri, geniş ölçekte farklı solcuların yer almaya çalıştığı, refah devletini yeniden yapılandırma hakkındaki siyasi tartışmalar yoğunlaştı. Kapitalist devlet, burjuva partileri ve sol eğilimler, sosyal yardımların artık ömür boyu süren çalışmaya bağlı olmaması; ancak yeni ve daha esnek istihdam biçimlerine daha uygun olması gerektiği konusunda hemfikirdir. Kapitalist devlet, daha fazla insanı kötü ücretli ve gündelik işler yapmaya motive etmek isterken, solcu bazı gruplar “garantili gelir” (Almanya'da “existence money” veya Fransa'da “salaire garanti”) talep ederek, kapitalizme karşı mücadele verdiğini iddia ediyor.


Gerçekten de geleneksel refah devlet, artık yeniden yapılandırılmış sınıf ilişkileriyle uyumlu değildir. Ancak “garantili gelir” [talebinde bulunan] arkadaşlar, gerçekten neler olduğunu anlıyorlar mı? Şu ana kadarki tartışmaya bakarak başlayacağız (1) ve ardından sınıf ilişkilerindeki gerçek değişime bakacağız (2) ki sınıf ilişkilerindeki gerçek değişim, refah devletini yeniden yapılandırma tartışmalarında uzlaşmaya temel dayanak oluşturmaktadır (3). Bunu refah devleti ile ilgili yanılsamaların eleştirisi takip edecektir (4) bu eleştiri, solun yeni kampanyalarını bildiren siyaset kavramının eleştirisi ve solun olaylara ilişkin yorumu hakkında bilgi vermektedir (5).


1. Tartışmanın bugünkü durumu


(Batı) Almanya’da farklı bir refah devleti ve yeni sınıf ilişkileri hakkındaki (“yeni yoksulluk”, “iş toplumunun sonu”) tartışmalar 1980’lerin başından beri sürmektedir. 1974-75 savaş sonrası ilk derin kriz, işsizliği 1 milyona çıkardı. Ancak bu ilk bakışta döngüsel bir fenomen gibi gözüküyordu. 1980-82 krizinde, resmi işsizlik 1 milyondan 2 milyona yükseldi. Görünüşe göre, tam istihdam kapitalizmi sona erdi ve “yapısal işsizlik” tartışmaları başladı. Radikal solcular, “post-endüstriyel kitlesel yoksulluk” olarak adlandırılan kavramı, yeni devrimci kavramlar için bir başlangıç noktası olarak gördüler. Sermaye tarafından halihazırda sömürülen insan sayısı serbest düşüşteydi ve iş toplumu çok yakında “işsiz” kalacak gibi görünüyordu. Ne yazık ki, durum böyle değildi. Aynı zamanda insanlar "proletaryaya güle güle" dediler (Andre Gorz, 1980) ve şimdiye kadar bir iş hukuku kategorisi olan “işsiz” kavramını, yeni bir siyasi aktöre dönüştürmeye çalıştılar. 1980'lerin başında Batı Alman işsizler hareketi konferanslarında, solcular “herkes için iş” sloganından kurtulmak ve kapitalist ücretli çalışmaya yönelik eleştirilerini ifade etmek için garanti edilmiş gelir talebini ortaya koydular. Ancak "proletaryaya güle güle", devrimci sosyal öznenin kaybı anlamına geliyordu. Bu, onlara “işsizler " adına devlete taleplerini ileri sürmekten başka bir seçenek bırakmadı. Pek çok kişinin umutlu olduğu işsizler hareketi hiç gerçekleşmedi.


1980’lerin ortalarından itibaren, istihdam artış gösterdi. Çoğu işsiz grup, devletten para alması ve bir mesleğin yeni meslekler yaratması ile sadece profesyonelleşerek ve kurumsallaşarak yok olmaktan kurtuldu. Devlet yeni ekonomik patlamada krizi çözmeyi umarken, radikal solcular ve otonomistler işsizlik ve sömürü konularına ilgililerini yitirdiler. Fakat 1992-93 krizi sömürü ilişkilerinde, işsizliğin ve sömürünün olağan formlarının oluşumundaki değişimleri hızlandırdı. Kapitalizmin, proleterlerin ve sermaye sahiplerinin birbirleriyle karşılaştığı bir sınıf toplumu olduğu gitgide belirginleşti. 1993 yılında, Karl Heinz Roth'un dünya çapında işçi sınıfının koşullarını birleştiren/aynılaştıran yeni proleterleşme hakkındaki tezleri, bu durumun sunduğu yeni devrimci fırsatlar hakkında bir tartışma başlattı. Ancak solun çoğunluğu, “tarihin sonu”nun kendi versiyonunu geliştiren ve “post-fordizm” ile “küreselleşme” teorilerinde devrime güle güle diyen, teorik ve pratik çabalarında kapitalizmin zafer gülümsemesine boyun eğdi.


Fransa'daki hareketlerce cesaretlendirilen ve “toplumsal sorun” etrafında neo-faşist mobilizasyondan korkan radikal sol, toplumun sınıfsal karakterini yaklaşık bir ya da iki yıl önce yeniden keşfetti. Batı Avrupa sosyal demokrasisinin iktidara geri dönüşü, sermayenin de “neo-liberalizm”den uzaklaşarak ve yeni düzenleme biçimlerini de (Tobin vergisinden yeni refah devleti modellerine) göz önünde bulundurarak yeni arabuluculuk biçimleri aradığının bir göstergesidir. Başlangıçta kapitalizmi eleştirmek isteyenler umutsuzluk ya da yanlış gerçekçilik nedeniyle yeni düzenlemeler arayışına katılmaya başladılar. Fakat bugün hiçbir şey, bu toplumu mevcut proleter öfkeyle boy ölçüşecek kadar yeterince radikal bir şekilde eleştirmekten önemli değildir. O zaman bu dünyanın devlet ve sermayenin ötesinde bir insan hayatı hayaline zaten sahip olduğu ortaya çıkacaktır.


2. Siyasal bir mücadele olarak yeni sınıf ilişkileri


İstihdam ve işsizlik hakkında tartışmalar, genellikle bu kategorilerin toplumun iki grubu olduğunu varsaymaktadır: Bir grubun düzenli geliri vardır, emek piyasasından hariç tutulur ve devlet tarafından desteklenmek zorundadır. Bu görüntünün gerçek insanlar ve onların biyografileriyle çok az ilgisi vardır. Birçok insan çalışmıyor ancak "işsiz" değil (öğrenciler, emekliler, vb.); diğerleri “işsiz” görünse de çalışıyor (kayıt dışı); diğerleri “istihdam edilmiş” değil ancak yine de çalışıyor (ev işi, çocuk yetiştirme vb.), yine de diğerleri sermaye tarafından sömürülmeye elverişlidir ancak dışarıda beklemektedir ve bu nedenle “işsiz” olarak kabul edilmemektedirler. İstatistikler bize sermayenin yaşayan emek gücünü nasıl kullandığını söylemiyor. Bunu(Almanya’da) sınıf ilişkilerinin taslağını okurken aklınızda tutmalısınız. Yalnızca dahil olursak önemli değişimleri anlayacağız.


İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, işsizlik oranı sadece 1961'den bu yana %1'in altına düştü. 1975, yıllık ortalama 1 milyon işsiz ile, kısa süren tam istihdam hayalinin sonunu işaret ediyor. Modern işsizlik, bireysel proleterler için sonsuza dek sürmez ancak işleri kesintilerle değiştirmek anlamına gelir. İstatiksel olarak, 1975’te 4,6 milyon işçi bir kerede işsiz kaldı fakat işsizlik sadece ortalama 12 hafta sürdü.


Kapitalist tarihte ilk kez devlet, endüstriyel barışı korumak için işsiz işçilere yeniden üretmelerini kapsayan bir gelir ödemek zorunda kaldı. İşsizlik artık ücret düşürücü sanayi rezervi ordusu işlevi görmüyordu. Proletarya hızla işsizliğin keyifli yanlarını keşfetti. Çoğu herkesin nefret ettiği fabrikadan çıkmak için işsizlik yardımını kullandı. Devrimci sol mutlu işsizlerden bahsetti. Açık mücadelelerin yenilgisinden sonra işsizlik, özellikle çatışan işçilerin çoğu için bir birikim haline geldi. Reel ücretler yükseliyordu ve üretimi yeniden organize etmede ilk denemeler başarısız oldu. Güney Avrupa'dan gelen göçmen işçileri mobil bir emek gücü rezervi olarak kullanma girişimi de başarısız oldu. 1973'te yeni göçmen işçilerin istihdamının resmi olarak sona ermesinden sonra, yerleşik göçmenlerin sayısında önemli bir artış oldu.


Bir sonraki kriz sırasında, 1980-82 yılında, işsizlik 2 milyonun üzerine çıktı ve iş piyasasındaki kaybı hızlandırdı. İşsiz kaldıktan sonra yeni iş bulanların yarısı bir süre sonra yeniden işlerini kaybetti. Bu, gündelik ve güvensiz sömürü biçimlerinin yükselişini ortaya koydu. 1985 İstihdam Yasası (Beschäftigungsförderungsgesetz), belirli süreli iş sözleşmelerinin ve geçici çalışma ajanslarının genişletilmiş kullanımına kapı araladı. Sendika anlaşmaları ile çalışma süresinin azaltılması, işin esnetilmesi ve yoğunlaşması için bir Truva atı halini aldı.[Hükümet tarafından ödenen] sosyal refah ödemeleri çeşitli politika değişikliklerine tabi tutuldu. Örneğin, 1980'lerin ortalarında, sosyal refah ödemelerine dair kesintiler, işsizlik sigortası yardımları için uygunluk oranının düşmesine yol açtığında, devlet yaşlı işsizler için ödemelerini tekrar artırdı.


1985 ve 1992 yılları arasında, 3 milyon yeni iş yaratıldı. 1987'den sonra hızla artan Doğu Avrupa'dan gelen göç nedeniyle, imalat işleri ile düşük ücretli işler göçmenlerle doldurulabildi. Yine de Almanların “yeniden birleşmesi”nden kısa bir süre önce, yeni uyuşmazlıklar söz konusuydu. Metal endüstrisindeki işverenler, ücret taleplerini tek seferlik prim ödemeleriyle karşılamaya çalıştılar; Batı Almanya'daki hastanelerde işçi seferberliği, daha iyi çalışma koşullarına ve önemli ücret artışlarına yol açtı. “Yeniden birleşmenin” coşkulu siyasi ikliminde, hükümet tasarrufu ve refah kesintilerini sürdüremedi fakat yüksek kamu borçlarına başvurdu ve böylece ekonomik büyümeyi daha fazla güçlendirdi. 1990’da meydana gelen dünya çapındaki kriz, Almanya’daki bu “özel patlama” ile iki yıl ertelendi. Kriz 1992-93’te ortaya çıktı ve öncekilere nazaran daha derindi. İstihdamdaki ağır kesintiler, Doğu Almanya işlerini 1992 yılına kadar 10 milyondan 6 milyona düşürdü ve tüm Almanya’daki işsizliği 3 milyona çıkardı. İşsizlik krizde 4 milyondan fazla yükseldi ve o zamandan beri döngüsel yükseliş, eski eğilimlerle keskin bir kopuşa işaret etti:


İşler: Toparlanmaya rağmen, işsizlik 1997 yılına kadar sürekli olarak artarken, “düzenli” işlerin sayısı[1] buna nazaran düştü. İstatistiksel olarak, sadece “düzensiz” yeni işler yaratıldı: Serbest meslek, kayıt dışı çalışma, sosyal sigortasız işler[2] vb.


Ücretler: İlk kez, reel ücretler yeniden yükselmeksizin düştü. Ayrıca ücretler verimlilik ile ilgili olarak düştüler, yani birim maliyet başına ücret düştü.


Yardım paraları: Ciddi ölçüde sosyal yardım paralarına ilişkin kesintiler nedeniyle, daha fazla işsiz, işsizlik sigortası haklarından mahrum kaldı ve sosyal yardım talep etmek zorunda kaldı. Sigorta ve bütçe hesaplı yardım arasındaki ayrım bozulmaya başladı.


Sendikalar: Büyük şirketlerde sermaye için bir atılım oldu: Sendikalar ve fabrika konseyleri, maliyet azaltma programlarına yardımcı olmayı taahhüt ettiler, ücret bileşenleri üretkenliğin ve hastalık oranının gelişimine bağlı olarak yapıldı, fabrika konseyleri[3]aynı sendikalar tarafından imzalanan geçerli toplu sözleşmelerin altında şirket anlaşmaları imzaladı.


Doğu Almanya: Doğu Alman üretimi tamamen yeniden yapılandırıldı ve yeni sömürü stratejileri için bir test alanı olarak hizmet etti. 1990 yılında söz verildiği gibi, ücretleri Batı Almanya seviyesine yükseltmek yerine, toplu sözleşmeler ücretleri kalıcı olarak daha düşük bir seviyede tuttu. Aynı zamanda, ücretler ve koşullar Batı Almanya’da bilinmedik bir ölçüde halihazırdaki toplu sözleşmelerin altında kaldı.


1992-93 krizi, refah devletinin krizi ve reformu hakkındaki tartışmada bir dönüm noktası oldu. 20 yıldan fazla süren işsizlik, nihai olarak sömürüyü radikal bir şekilde yoğunlaştırmak için bir baskı işlevi gördü. Aynı zamanda, işçi sınıfı da ömür boyu tam zamanlı istihdam idealini geride bıraktı. İşçiler bireysel çıkış yolları arıyorlar. Serbest meslek ve kayıt dışı çalışma, sadece işsizliğin değil, aynı zamanda çoğu proleterin angaryadan uzaklaşmaya yönelik hayali umutlarının bir sonucudur. Hükümet, bu korku ve umut karışımını alıp refah devletinin radikal bir şekilde yeniden yapılandırılması için meşruiyete dönüştüremedi. Hükümetin işverenlerin çıkarlarına hizmet ettiği çok açıktı, bu yüzden “reformlar” bir çıkış yolu sağlayamadı. Buna karşılık, “işsizlik” ve “ekonomik refah” adına acilen ilan edilen yeni kırmızı/yeşil hükümetin yeniden yapılandırma planları çok daha dramatik oldu.


3. Refah devletinin yeniden yapılandırılması: Yeni sınıf ilişkilerinin güçlendirilmesi


Bugün Almanya’daki tüm siyasi partilerin programları bir tür garanti edilmiş asgari gelir talep etmektedir (“negatif gelir vergisi” modellerinden gelir için “medeni haklara kadar). Bu, yeni istihdam biçimlerinde giderek daha fazla insanın artık refah devletinin geleneksel güvenlik ağları tarafından karşılanmadığı gerçeğine bir cevaptır. Diğer yandan, siyasi partilerin tümü istihdamı artırmanın tek yolunun, yeni işlerin daha fazlasını yaratmak olduğu konusunda hemfikirdir çünkü yeni türden işler daha düşük ücret maliyetleri ve daha fazla işçi esnekliği anlamına gelir. Tartışma, refah devletinin mutlak maliyetleri ile ilgili değil, sömürüyü güvence altına almadaki etkililik ile ilgilidir. Sermayenin mantığına göre, bazı alanlarda (erken emeklilik planları veya garantili gelir gibi) daha yüksek maliyetler, toplam emek kütlesinin ve artı değerin büyümesine yol açtığı için yerinde olabilir. Birkaç sorun çıkarıcıya yapılan uzun vadeli ödemeler bile, bir bütün olarak toplumun daha yüksek verimliliğine neden olabilir.


Şansölyenin baş danışmanı Hombach, yeniden yapılanma planlarının neyle ilgili olduğunu şöyle açıklar: Şimdiye kadar politikacılar istihdam ilişkilerini refah sistemine göre ayarlamaya çalıştılar. Şimdi refah sistemi emek piyasasının yeni gerçeklerine uyum sağlamak zorunda kalacaktır: “Eğer sosyal güvenlik sistemini, normalliğin, ömür boyu tam zamanlı istihdam ve çocuklar, ev hanımı, çalışan bir baba ile normal bir aile anlamına geldiği varsayımından çıkaramazsak, emek piyasasının en alt tabanındaki esnekleştirmeyi verimli bir şekilde kullanmaya ilişkin tüm girişimler boşuna olacaktır. (…) Ve çalışmak için sosyal yardım talep edenleri cezalandırmazsak, işgücü piyasasına köprüler kurmak için sadece “düzensiz” istihdamı kullanabileceğiz. Kazandıkları her kuruşu almak yerine, ek kazançları teşviklere dönüştürmeliyiz.”


Refah devletinin yeniden yapılandırılmasının bir başka, çoğu zaman hafife alınmış nedeni, yaşlı insanlar tarafından ücretli çalışmayanların gelişimidir. Emeklilik sigortası bütçesi, işsizlik sigortası ve sosyal yardım bütçelerinin iki katıdır. Beklenen yaşam süresinin artması ve sosyal sigortaya katkıların azalmasıyla, bu ya daha düşük emekli maaşları ya da daha yüksek katkılar anlamına gelecektir. Bu nedenle, giderek daha fazla uzman vergi tarafından finanse edilen asgari emekli maaşını savunuyor. Garantili bir gelirin bir parçası olarak, bunu uygulamak çok daha kolay olacaktır.


Fakat neden kızıl/yeşil hükümet, refah devletinin bu kadar geniş kapsamlı bir yeniden yapılandırılmasını gerçekleştirmede selefinden daha başarılı olsun? Hristiyan Demokratların her zaman “neo-liberaller” olduklarından şüphelenilirken, yeni hükümet, politikalarını “üçüncü bir yol” olarak sunmak ve ABD şartlarından kaçınmak için “neo-liberalizmin” yaygın eleştirisini kullanabilir. Ekonominin modernleşmesi kaçınılmaz olsa da, proleterler asgari bir garanti ile korunmalıdır. Sosyal güvenlik ve sendika arabuluculuğu ile güvence altına alınan toplumsal barış, ihracat odaklı Alman ekonomisinin üretken bir avantajıdır ve kapitalistler bunu bırakmak istemezler. Bununla birlikte, devlet sosyal güvenliği ile özel önlem arasındaki iş bölümü yeniden düzenlenmelidir.


Bu politika, bizi neo-liberalizmin dehşetinden kurtararak yeni bir “sosyal sözleşme” için temel oluşturmayı vaat ediyor. “İşler için ittifak”, bu konsensüsü sağlamanın bir yoludur (“geçim ekonomisi” veya “kendi kendini yöneten işletmeler”in yeni profesyonel iş ideolojilerine dönüştürülen eski iş eleştirileri gibi başkaları da vardır). Sendikalar bu ittifaka dahil olur. Bir önceki hükümette düşük ücretli işler için devlet sübvansiyonlarına hayır demelerine rağmen, şimdi bu tür deneylerde iş birliği yapıyorlar. Bu kapsamda, metal işçileri sendikası IGM’nin patronu, gençlerin çalışmaya zorlanmaları gerektiğini açıkladı: “Uzun vadede, yeterli istihdam, çıraklık yerleşimini reddetmek ve varsa sosyal yardım almak arasında seçim yapma özgürlüğü olamaz. Biz (!) bu teklifi reddeden çocukların yardımlarını kesmek zorundayız.” “Sosyal sözleşme” bir sözleşme ise, her iki taraf da sonuçta iş için bir şeyler vermek zorunda kalacaktır.


Şu anda hiç kimse sosyal güvenlik yasalarında hangi değişikliklerin kapitalistlerin ve proleterlerin hangi davranışlara yol açacağını kesin olarak tahmin edemez. Dünyanın başlıca ekonomistleri bile, küresel kapitalizmin mevcut krizini artık anlamadıklarını itiraf ediyorlar. O zaman refah devleti uzmanları ne yapılması gerektiğini nasıl bilmelidirler? Durumun bu açıklığı, radikal solcu grupların refah devletine kendi “gerçekçi” taleplerini ileri sürmeleri için bir fırsat yaratıyor.


4. Refah devleti ve sınıflı toplum ile ilgili yanılsamalar


Garantili gelirle ilgili tartışmalarda refah devleti hakkındaki varsayımlar, öncelikle refah yardımlarını kullanma konusundaki kişisel deneyimlerden kaynaklanmaktadır. Refah devleti, sınıfsal ilişkisi ve sınıf mücadelesiyle olan – ne tarihsel olarak ne de günlük siyasi faaliyetlerine – göre değil; mümkün olduğunca az iş ile yaşamak için kişisel fırsatlara göre değerlendirilmektedir. 1970'lerin proleter mücadelelerinin başarısızlığından sonra, işe karşı kolektif mücadele eğiliminin yerini, bireysel davranış ve çalışmayı reddetme yaşam tarzı aldı. Refah yardımlarının toplanması, “yeni toplumsal hareketlerin” öznelerine siyasi faaliyetleri için yeterince boş zaman sağladı. Ancak üretim sürecinde işe karşı mücadele ile bağlantılar koptu. "Özerk", işyerindeki çatışmalardan ayrılmanın bir ifadesi haline geldi. Sosyal yardım ofislerindeki sıkıntıların yanı sıra, refah devleti oldukça kabul edilebilir bir kurum olarak görülüyordu.


Bu, iki bilindik fikre karşılık gelir: sosyal yardımlar çalışmaksızın elde edilen bir gelirdir ve refah devleti işçi hareketinin bir “başarısı” olduğu için bu mümkündür. Bu fikirler, refah devletinin temel sınıf ilişkisini örttüğü yanılsamaların tam olarak aynısını yeniden üretir.


Tarihsel olarak, refah devleti her şeyden önce devrim tehdidine karşı bir siperdi. 19.yüzyılın başından beri, “tehlikeli sınıflar” sosyal düzeni tehdit ettiğinde, burjuvazi “sosyal konular” hakkında konuştu. Bu terim teorik olarak sınıf karşıtlığını etkisiz hale getirdi ve prensipte sosyal reformla çözülebileceğini varsaydı. Devlet tarafından işletilen sosyal güvenlik sisteminin, proleterlerin isyan etmeksizin ve açlıktan ölmeksizin emek güçlerini sermayeye kalıcı olarak sunmalarını garanti etmesi gerekirdi.


Öte yandan işçi hareketi, işçiler arasında dayanışmaya yardımcı olmak için kendi sosyal güvenlik fonlarını da kurdu. Devlet tarafından işçilerin örgütledikleri fonların kamulaştırılmasının bir türü olarak sosyal sigorta programlarının uygulanmasını eleştirdiler. Almanya'da Bismarck, açık bir şekilde işçi hareketine karşı hedeflenen, tamamen resmi bir sosyal sigorta sistemi kurarken, diğer ülkelerde devlet, sendikaların kendileri tarafından örgütlenen fonları destekledi. Bu hareket aynı zamanda işçi hareketini burjuva devletine entegre etmeye de hizmet etti; ancak işçi sınıfı ile devlet tarafından düzenlenen üretim arasındaki muhalif bilinç hala hayattaydı çünkü işçi hareketi kendi fonları üzerindeki kontrolü sürdürdü.


Herhangi bir sosyal yardımın uygulanması her zaman bireysel proleterlerin daha fazla kontrolü ve gözetimi anlamına gelmiştir: Sosyal yardım talep eden kişiler kayıtlı ulus-devlet vatandaşı olmalı, istihdam ve eğitim geçmişleri gibi bilgileri açıklamalıdır.


Refah devletinin “başarıları”, kendi gücümüzün ve kolektif mücadelelerimizin farkındalığını bastırmak içindir. Kendi öz faaliyetimizin yerini devlet alır, burjuva hukuku ve bireysel parasal ödemeler tarafından atomize ediliriz. Kapitalizm, kendi toplumsal iş birliğimizle ürettiğimiz servetten sürekli olarak ayrıldığımız gerçeğine dayanır. Refah devleti, bu gerçeği kabul etmemizi ve bireysel olarak davranış sergilememizi temin eder.


Refah devleti ulus projesini tamamladı. Başlangıçta proleterlerin gerçekten bir “vatanı” yoktu – daha sonra kendi devletlerinden sosyal yardım talepleri, işçileri ulusal yurttaşlara dönüştürdü. Alman sendikaları, ulusal ekonominin idaresine dahil olduklarında ve işçileri disipline etme sorumluluğunu üstlendiklerinde, Birinci Dünya Savaşı'nda nihayet devlet tarafından tamamen tanındı. Diğer Avrupa ülkelerinde işçi hareketinin kendi kendine örgütlenmiş fonlarının hala var olduğu yerlerde, Nazi işgali altındaki devlete teslim edildiler. Bugün refah devletine başvuran hiç kimse, ulus devlete olumlu yaklaşmaktan kaçınamaz.


Garantili gelirin, ücretli işten ayrıldığı için anti-kapitalist bir boyuta sahip olduğu iddiası, refah devletinin ikinci yanılsamasına dayanmaktadır: Sosyal yardımların çalışma olmadan elde edilen gelir olmasına. Kapitalist sınıf ilişkileri için, her bireyin tüm yaşamı boyunca çalışmaya zorlanması o kadar da önemli değildir, ancak sermaye, kıymet takdir etme ihtiyaçlarını karşılamak için bir bütün olarak toplumda yeterli işi harekete geçirebilir. Bu toplumsal çalışma baskısı, işçi sınıfını bölmek ve işçiler arasında hiyerarşik farklılıklar oluşturmak yoluyla her zaman refah devletine bağlı olmuştur. Garantili gelir bu mantığa aykırı değildir, çünkü servetimizin yabancılaşmasını durdurmaz ancak sadece alt bir gelir çizgisi olarak hizmet eder: "Kimsenin çalışmak zorunda olmadığı gerçek bir asgari ücret” (İşsiz Grupların Koordinasyonu olarak Ocak 1999’da ortaya konmuştur). Sadece geçim garantisinden memnun olmayan herkesin tek bir seçeneği vardır: Çalışmak!


Refah devletinin gelişimi, iki farklı ilkenin karşıtlığına dayanıyordu: Sigorta ve sadaka. Bu, "işçiler" ve "yoksullar" arasında net bir çizgi çizdi. Birincisi, işsizlik veya yaşlılık zamanlarında kendi kişisel tasarruflarıyla yaşama yanılsamasını sunarken, ikincisi (devlet tarafından finanse edilen) sadakalara bağımlıydı. Sigorta fetişizmi, ücret fetişizmine bağlıdır ve ücret fetişizmi gibi sömürü gerçeğini de örtbas eder. Ücrette, başkalarının emeğine sermaye tarafından el konulması, adil bir emek ve para alışverişi olarak görünür[4].


Kitlesel işsizlik, yüksek iş cirosu ve ömür boyu süren çalışmaya duyulan nefret karşısında, devlet kontrollü sigortanın ve sadakaların ikili modeli krize girdi. Yeterli paraya sahip olanlar özel sigorta programlarına katılırken, aynı zamanda giderek daha fazla proleter artık devlet sosyal sigortasından yararlanamıyor ve sosyal yardım talep etmek zorunda kalıyor. Alman sosyal sigortası, yalnızca döngüsel işsizlik zirveleri olan tam istihdam zamanları için tasarlandı. Sosyal yardımın aşırı derecede damgalayıcı olması gerekiyordu ve kitlesel işsizliği karşılayacak şekilde tasarlanmamıştı. Politikacılar, refah devletinin krizini, zayıf "çalışma teşvikleri" ve "meşruiyet kaybı" sorunu olarak görüyorlar.


İkisini de bağlama oturtmalıyız: 1) Çalışmaya yönelik "teşvik"i artırmak için, sosyal yardımların yeniden düzenlenmesi gerekecek, böylelikle kötü maaşlı işler bile kişinin gelirini önemli ölçüde artıracaktır. Elbette ödül ve ceza yaklaşımı sergilenir: Çalışmayı reddeden diğer insanlar ve gençlere karşı istihdam programlarının düzenlenmesi. 2) Kısa bir süre için sosyal yardım talep etmek daha az damgalayıcı olacaktır, böylece insanlar serbest meslek veya diğer güvensiz işleri riske atmaya teşvik edilecektir. Bu amaçla, asgari gelir bir “sivil hak” olarak tasarlanmalıdır. Bunun karşılığında, yaşlılık aylığı gibi mevcut sosyal sigorta yardımları kesilebilir çünkü insanlar zaten özel sigorta programları kullanıyorlar.


Garantili bir gelir için solun talebi, politik olarak gerçekçi görünür çünkü ikinci argümanla uyumludur ("medeni hak") - ve sadece ilkini ("çalışma teşvikleri") görmezden gelir.


5. “Politik ücret”ten garantili gelire


Bazı gruplar, garantili gelir eleştirisini görmezden gelerek, bunun yalnızca seferberlik talebi olarak hizmet ettiğini ileri sürüyorlar. Onlara göre, kapitalist bir toplumda garanti edilmiş bir gelirin ütopik olacağı gerçeği, insanları anti-kapitalist politika için sokaklara çıkarabilir. Onlara göre, garanti edilmiş gelir aslında bir talep olarak değil, 1970'lerde İtalya'da formüle edilen “politik ücret” kavramı gibi doğrudan ödenek stratejisi olarak görülmelidir. "Politik ücret" militan kitlesel işçi mücadeleleri ve geniş doğrudan el koyma hareketleri etrafında ortaya çıktıkça, en radikal kavram gibi görünüyor. O zaman, şimdi olduğu gibi, asıl soru siyaseti nasıl anladığımızdır: Siyasi organizasyonun rolünü nasıl görüyoruz?


1960'ların sonlarında, İtalya'daki sınıf mücadeleleri sendikanın kontrol zincirlerinden kurtuldu. Mücadeleler ve ücret talepleri kendilerini işletme döngüsünden ayırdı. İşçilerin özerkliğinin esas temeli buydu. Kitlesel işçi mücadeleleri, fabrika toplumuna karşı proleter iktidarın temelini oluşturdu ve bölgeye yayıldı: Kira veya enerji faturalarını ödemeyi reddetme, gecekondulaşma, süpermarketlerde ücretsiz alışveriş gibi. “Politik ücretin” tüm bu mücadeleleri homojenleştirmesi ve birleştirmesi gerekirdi. “Fabrika dışında garantili bir ücret, metaları almaya geçiş yapmak, onlara el koymak demektir[5].”


Potere Operaio’nun teorisyenleri bu stratejinin mücadelenin fabrikadan tüm topluma yayılması anlamına geldiğini iddia ederken, gerçekte fabrikadan geri çekilmenin yanı sıra; ücret mücadelelerinin sınırlarına yönelik olarak bir tepkiyi gösterdi. Toni Negri, zekice bir teorik hamleyle, üretim içerisindeki proleter iktidarın kaybını yeni bir güç formu şeklinde yeniden yorumladı. Potere Operaio'ya ek olarak yayınlanan Planlayıcı-Devlet Krizi’nde (1971), değer yasasının sona erdiğini ve böylece kapitalist hakimiyetin tüm maddi temellerinin sona erdiğini ilan etti[6]. Negri’ye göre, komünizm, “arayı bulmaya yönelik her adım kısa devreye yol açacağı” için çok yakındı. Bölgedeki (yani iş dışında) yeni hareketlerin bunu zaten ifade ettiğini söyledi: “El koyma, feshedilmiş değer yasasının durumuna yönelik olarak sınıfsal davranışın özel niteliğidir.” Bu nedenle, devrimci hareketin esas temeli olmayan siyasi iktidar yapısını ortadan kaldırmak zorunda olduğunu, yani “ayaklanmanın gündemde” olduğunu iddia etti.


Ardından, Negri, 1977 isyanında İtalya'da patlayan yeni gençlik hareketlerinin öznelerini ele alarak fabrika üretiminin “kitlesel işçisi” yerine[7], bu saldırının yeni öznelerini “sosyal işçi” olarak adlandıracaktı. Negri'nin teorisinde ifade ettiği ve meşrulaştırdığı, toplumsal isyanın; sınıf mücadelesinden, artı değer üreticileri kitlesinden soyutlaşması, “örgütlü özerkliğin” doğuşuydu. Bu teori, o zamandan beri kendilerini "özerk" olarak adlandıran tüm mevcut akımların içeriğidir. Bugün Negri'nin “sosyal işçi” teorisi ile halihazırda sermaye dışında hareket eden “maddi olmayan emeğin” üretkenliği, Fransa ve İtalya'daki “otonomistler” tarafından garantili gelir kampanyalarını desteklemek için kullanılıyor.


Bu nedenle, “politik ücret” sloganı, tüm sömürülenlerin mücadelesinin bir genellemesi değil, sömürü üzerindeki çatışmadan ayrılma ve çıkma programıydı. “Politik ücret”in genel bir strateji olarak sunulmasının tek yolu, öncü ve Leninist bir anlamda idi. Yukarıda belirtilen Potere Operaio'ya ek olarak, Ferruccio Gambino talebe merkezi, homojenleştirici bir rol atfeder: “Politik ücretten bahsetmek, tüm bu saldırgan, savunmacı ve aynı zamanda gerici güçlerin kapitalist sistemden çekilmesi ve siyasi sınıf örgütünün unsurlarına dönüştürülmesi anlamına gelir. Politik ücret, bu direniş biçimlerinin üstesinden gelmeyi mümkün kılmalıdır.” Bu öncü bir anlayışı gösterir: Sınıf, çok sayıda mücadeleye liderlik edebilir, ancak kendiliğinden öğrenmez. Homojenleşme ve siyasi gelişme yalnızca siyasi bir örgüt tarafından sağlanabilir. Bu nedenle, merkezi bir talebe sahip olmak çok önemlidir: “politik ücret”, gerçekleşmeyen öğrenme ve homojenleştirme süreçlerinin yerine geçer.


Sonuç: Kendini özgürleştirme vs. Siyaset


Bugünün merkezi bir talep etrafında örgütlenme önerisi, proleter hareket ile siyasi örgütlenme arasındaki ilişkinin aynı anlayışı tarafından şekillenmektedir. “Ancak (gündelik ve esnekleştirilmiş) üretim yerlerinde yeni hareketlerin neredeyse hiç ortaya çıkmayacağını biliyoruz. Hala kendilerini gerçekten oluşturabilecekleri tek yer, eskisi gibi üretim yerlerinde değil ortak projede dayanışmanın yaşandığı somut siyasi mücadelelerdir[8].” Bu, “post-fordizm” ve “dağınık fabrika” karşısında, özerk mücadelelerin artık var olamayacağı kesinliğinden yola çıkıyor. Post-fordizm teorilerini sorgulamak ve kapitalist gelişime yönelik olumlu duruşları eleştirmek yerine, atomize edilmiş özneleri yukarıdan seferber etme ve birleştirme gerekliliğini haklı çıkarmak için teorik bir klişe olarak kullanılırlar. Talepler gerçek mücadelelerden başlamaz, devlet ve gelirle ilgili soyut bir düşünceden çıkarılmaktadır. Bu nedenle kendilerini yalnızca temsilci ve politikacı olarak görebilirler.


Proletaryanın kendisini özgürleştirebileceği varsayımından yola çıkarak yapılan müdahaleler, proletaryanın oldukça parçalanmış olduğu ve sadece dışarıdan gelen merkezi bir siyasi projenin bu parçalanmanın üstesinden gelebileceği itirazıyla her zaman karşılaşmıştır. 1973'te “Arbeitersache München” grubu göçmen işçilerle olan siyasi çalışmaları hakkında şunları yazdı: “Birçok yoldaşın bu yaklaşıma itirazları var, çünkü yabancı işçiler sık sık işlerini değiştiriyor ve tek bir yerde sürekli kalmıyorlar. Diyoruz ki, bu bir dezavantaj değil, avantajdır. İşçilerin mücadele ve davranış kalıpları geliştirebileceklerini düşünürsek, o zaman bu deneyimlerin hareketlilik yoluyla yayılmasının sınıf mücadelesini ilerleteceğini de düşünüyoruz. Ve tüm bu çelişkilerin, görevimizin genelleme ve ‘sentez’ olacağı ve giderek daha fazla mücadele üreteceğine inanıyoruz. Savaşmaya hazır olmanın, on yıl boyunca bir fabrikanın bir bölümünde yıkıcı çalışmalar yapmanın sonucu olması gerektiğini düşünmek, bugünün büyük tesislerinin gerçekliğini tamamen görmezden geliyor. Dahası, proletaryanın mücadele biçimleri hakkında bir bilgiye sahip olmadığını, ancak bunları uzun bir süreçte öğretilmesi gerektiğini ima eder. Bu doğru değildir – bu bilgi mevcut olsa da pek çok perdeyle kaplanmıştır. Ve bunların ortaya çıkarılmasına katkıda bulunuyoruz[9].”


Bugün kendi görevlerimizi nasıl tanımlayacağımız büyük ölçüde bu şekildedir. İronik bir şekilde, her zaman sendikaları eleştiren aynı “özerk" gruplar, “post-fordist” üretim yapılarında proleterlerin artık mücadele edemeyeceğinin kanıtı olarak, mücadelelerin evrimsel gelişimi hakkındaki geleneksel sendikacı kavramları (örneğin, bir fabrika departmanında işçilerin uzun eğitimi) yeniden üretiyorlar. Bugünün emek piyasasındaki değişikliklere, bu herhangi bir şeyi açıklarmış gibi, genellikle “geçicileşme” denir. “Geçici çalışma” hakkındaki çoğu söylem, yalnızca iş kanunu düzenlemelerinde tanımlanan “normal” istihdamdan ayrılmaya atıfta bulunur; ancak yaşayan emeğin rolünden ve üretim süreci içindeki iş birliğinden başlamaz. Bu nedenle bu bakış açısı, geçici işleyiş sürecinin sosyal iş birliğini nasıl genişlettiğini tamamen gözden kaçırıyor - bu, politik olarak işçilerin atomizasyonu olarak görünen bir gelişme. Bununla birlikte, işçilerin mücadeleleri ve iktidarı yasal düzenlemelere değil, işçilerin sermayeye karşı savaşarak kendi iş birliklerini topluca benimsemelerine dayanmaktadır.


Gerçek bir hareket olarak komünizm, bugün üretimin küresel ölçekte çok daha fazla toplumsallaşmasına dayanan proleter mücadelelerde var olur. İronik bir şekilde, garantili gelirle ilgili tartışmalar oldukça haklı bir şekilde, komünizmin, yani çalışmaya zorlanmaksızın bir yaşamın bugün mümkün olduğunu varsaymaktadır; fakat bu varsayımdan akla gelebilecek en kötü sonucu çıkarır: Küresel yoksullar evinin çökmekte olan duvarlarını yıkmak yerine, onları onarmayı önerirler!


Orijinal metin "Reforming the Welfare Stae for Saving Capitalism" başlığıyla 13 Haziran 2015 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] “Almanya'da düzenli işler”, çalışanların bağlı çalışan statüsüne sahip olduğu, işçilerin ve işverenlerin 4 temel sosyal sigorta primi ödediği işler anlamına gelir, yani işsizlik sigortası, sağlık sigortası, emeklilik sigortası ve engelli bakımı sigortası.

[2] 15 saatten daha az bir çalışma haftası olan ve ayda 630 Mark’tan daha az ödeme yapan yarı zamanlı işler katkı sağlanmayan işler olmuştur. Geçen sonbahardan bu yana, bu işlerin reformu konusunda yoğun tartışmalar var.

[3] Betriebsrat: bir şirketin işgücünün seçtiği temsilci organ; şirket işlerinde söz sahibi ve yasal olarak üretken barışı korumakla yükümlüdür.

[4] “Dışlama” terimi bu yanılsamayı güçlendirir. "Dışlananlar”, ücretli işlerle kendilerini yeniden üretemedikleri gibi görülürken, birinin sömürüldüğü bir iş, “toplumun zenginliğine katılmak” için bir fırsat olarak görülür. Kavramsal çift, dışlama/dahil etme, sınıf ilişkisinin kaybolmasına neden olur.

[5] “Wir wollen alles”, Nr. 19.

[6] İngilizce versiyon, in: Revolution Retrieved, Red Notes 1988.

[7] Terimin eleştirisi için cf. Roberto Battaggia: “Operaio massa e operaio sociale: alcune considerazioni sulla ‘nuova composizione di classe'”, in Primo Maggio 14, Winter 1980/81.

[8]“Der schwierige Weg zu einem europäischen Kampf gegen das Kapital” [Avrupa'nın sermayeye karşı mücadelesine giden zorlu yol] (konferansa davet), in Arranca no. 14.

[9] Arbeitersache München, Was wir brauchen, müssen wir uns nehmen [İhtiyacımız olanı almalıyız], Munich 1973, s. 35.