Kadın Damgası

Juliet Rogers

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Erkeklerin reddetmenin ne anlama geldiğini pek de anlamadıkları doğrudur. Kadınlarsa tam tersine bunu çok iyi anlar. Zira bu eylemi gerçekleştirenler kadınlardır. Eurydices Dixon’ın Melbourne’daki ölümü “erkekler kadınların kendilerine gülmesinden korkar, kadınlar erkeklerin onları öldürmesinden” sloganını bizlere hatırlattı ancak bu dehşetin gölgesinde unutulan şey şuydu: Kadınlar hem erkeklerin hem de kadınların onlara gülmesinden de korkar. Kadınlar birçok şeyden korkar. Biliyorum çünkü ben bir kadınım, bu sıfat sırtıma yüklenen bir yük hâline geldi. Ancak korku, bu sıfatın getirdiği tek yük değil.


Dünyada kadınlardan talep edilen, artık kendileriyle özdeşleşmeye başlayan korkularla çevrelenmiş, koreografiyi anlamak hem kolay hem de imkansızdır. Bu armağanın nasıl verildiği belli değil ama şekli şemaili, yörüngesi belli diyebilir miyiz? Bir kesimhane mi? Bir yeniden yapılanma mı? Bir genom mu? Bir film festivali mi?


Elbette tek bir kadınlık yok ancak burada kolektif bir sıfatı [kadını] meramımı anlatmak için bir araç olarak kullanmak durumundayım. Şiddetten payını almayan bir kadın yoktur. Gayatri Spivak, “stratejik (burada STRATEJİK kelimesine dikkat edelim) özcülük”ün önemini defalarca tekrarladı. Tanımlama değil meydan okuma için özcülüğe başvurmak. Bedenim o kadar da basit değil. İçinde bulunan tüm arzuları da göz önünde bulundurursak kendisini anlamanın imkânı yok.


Bir keresinde çevrimiçi bir flört profiline “kadınları tercih ettiğimi ama biyoloji gibi önemsiz bir şey tarafından güdülenmediğimi” yazmıştım. Zekâ mı güdülerimi harekete geçiriyor? Pek sayılmaz. Zekânın güdülerimi harekete geçirdiği birkaç “beğeni” atmıştım. (Birkaç da hiç az sayılmaz tabii ki). Ancak biyoloji her zaman o kadar da önemsiz değildir. Bizi kategorileri ile damgalar ve kendi derimizde bocalamaya bırakır, kelimeleri anlamlandırmaya çalışır dururuz. Kolektif sıfatlar bizi bir araya getirir, hepimizin aynı yöne, yaratıcı şimdiki zamana değil de bu yükü sırtımıza yükleyene doğru bakmamızı sağlar. Nelson Mandela, mücadelenin doğasını her zaman zalimin tanımladığını söylerdi, terimleri/şartları onlar dikte eder ve bir mücadeledeki esas nokta da terimler/şartlardır. Otorite ve bu terimleri/şartları belirleyenlerin[1] örtüşmesinin bir sebebi vardır ve aralarında, yanlış tuvalete? girmeye çalışan herkesin size söyleyeceği gibi, genellikle devlet onayından geçmiş bir ceza vardır. Bir yanda karen’lar[2] diğer yanda polisler. Hangisini tercih ettiğimden emin değilim. Aslında eminim ama nasıl ben değişiyorsam bu tercih de değişiyor.


Birkaç hafta önce Melbourne Üniversitesi’nde transfobiye karşı bir gösteri düzenlendi. Orada olmam mümkün değildi. Bunun nedeni Üniversitenin transfobiye karşı tavır almayacağını, daha doğrusu duruşunun o görkemli “ifade özgürlüğü” ile temellendiği gerçeğiydi. Mücadelenin terimleri/şartları “özgür” teriminin oraya eklenmesiyle zaten belirlenmişti ve “özgür” bir şeyi tartışmak mümkün olmuyor. Tartışmaya açık görünen sadece transların yeri, değeri ve yaşamlarıdır. Tartışma, bedenlerin meşruiyetine ya da daha doğrusu, bedenleri oluşturan ana hatlara koşulan terimleri/şartları tanımlamak diyeceğim şeye odaklanıyor. Bedenin, üzerine işlenen hayali damgayı bozmasına veya yerinden etmesine izin verilen noktaya odaklanan bir tartışma söz konusu ve bu damga fazlasıyla kontrol altına alınmıştır.


Orijinal metin "On the Mark of Woman" başlığıyla 19 Nisan 2021 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] İngilizce metinde “Authority” ve “autorship” terimleri kullanılarak bir kelime oyununa başvurulmuştur. ç.n.

[2] Karen terimi ayrıcalıklarını kendi veya diğer insanların davranışlarını denetlemek için kullanan ırkçı orta yaşlı beyaz kadınlar için kullanılan bir terimdir ç.n.