Küresel Finansın Uluslararası Ticaret Hukuku Dersindeki Rolü Nedir?

David Singh Grewal

Çev.: Doruk Gökoğlu


Yıllardır Uluslararası Ticaret Hukuku’na giriş dersleri veriyorum. Ve dersi vermeye başladığımdan beri her yıl, ticari rejimin işleyişiyle yakından bağlantılı olduğu için uluslararası finansal mimariyle ilgili bir oturumu da derslerime katmaya başladım.


“GATT’’in cesareti” dediğim şeye girmeden önce, tahmin edeceğiniz üzere uluslararası ticaretin tarihi ve ekonomi politiği üzerine bir dizi oturumla derse başlamaktayım. Bu derste, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın (“GATT”) temel maddelerini ve bu maddelerin yorumlanmasına ilişkin olarak Dünya Ticaret Örgütü’nün (“DTÖ”) kurulmasından önce ve sonra oluşan esas uyuşmazlıkları incelemekteyiz. Uluslararası ticaret hukuku üzerine herhangi bir ders, "en çok kayırılan ülke" (Madde I) ile "milli muamele" (Madde III) prensiplerinin, temel istisnaların (örneğin, Madde XX'de ayrıntılı olarak açıklandığı üzere) ve DTÖ’nün (Amy Kapczynski'nin bu blogda tartıştığı TRIPS anlaşması gibi) ana “ek anlaşmaları”nın yanı sıra uluslararası ticarette aksamalar yaşayan devletlere sunulan çeşitli çarelere ve korumalara da değinecektir. Nitekim, dersin sonuna doğru, bir bütün olarak ekonomik küreselleşmenin temelini oluşturan uluslararası finansal mimariyi tartışmak üzere arkadaşım ve meslektaşım Robert Hockett'i takdim etmekteyim.


Yalnızca sayılı uluslararası ticaret hukuku dersinin, uluslararası finansı ticaretin serbestleşmesine girişin ayrılmaz bir parçası olarak ele aldığından şüphelenmekteyim. Uluslararası ekonomi hukukunun gelişimi göz önüne alındığında, bu tercih muhtemelen şaşırtıcı değildir. Ne GATT'nin antlaşma metninde (ne de DTÖ'yü oluşturan diğer “ek anlaşmalarda”) finansal mimari açıkça düzenlenmiştir. Uluslararası ticaret hukukunun aksine, uluslararası finans hukuku- özellikle IMF Kurucu Sözleşmesi, IMF'nin kendisi ve bağlantılı ulusal merkez bankaları arasında gelişen uygulamalar ve maliye bakanlıkları gözetildiğinde - farklı düzenleyici metinler, kurumlar ve uluslararası parasal uygulamalar vasıtasıyla oluşturulmuştur. Ticaret hukuku akademisyenleri, bu tür karmaşık veya görünüşte gereksiz düşünceleri, zaten yeterince dolu olacak bir derse eklemek konusunda anlaşılır bir şekilde çekimser olabilmektedir.


Bununla birlikte, bu tür konulardan soyutlanmanın problemi, ticaret hukukunun uluslararası ticareti takasvari bir yöntem gibi modellemeye kaymasıdır. Sonuçta, GATT/DTÖ’nün serbestleştirdiği mal ve hizmet ticareti, para birimlerinin sınırlar ötesi geçişlerde önemli bir rol oynadığı para odaklı bir ticarettir. Bu hususun ileri sürülmesi oldukça makul olmakla birlikte herhangi bir uluslararası finans tartışmasında bu durumu görmezden gelmek de mümkün görünebilmektedir. (Benzer bir kanı, sanki yurtiçi ve yurtdışı piyasaları kolaylıkla takas üzerine modelleyebilirmişçesine, para ve finanstan soyutlanma eğiliminde olan çağdaş iktisat dersleri ile bağlantılı olarak da ortaya konabilir.)


Ancak, öğrenciler aşağıdaki gibi sorular sorduklarında sorun yaşanacaktır: ABD her yıl nasıl kalıcı ticaret (bilançosu) açıkları vermektedir? Ticaret takas değilse ABD'nin ithalat fazlasına karşılık verdiği şey nedir? Ve ticaret ortakları neden bunu kabul etmektedir?


Bazen bu sorular, ABD'nin Çin'e ihraç ettiği mal ve hizmetlere kıyasla Çin’den yaklaşık 375 milyar dolar daha fazla mal ve hizmet ithal ettiği, 2017 ABD-Çin ticaret açığının şimdiye kadarki en yüksek seviyede olduğu için bu hafta çıkan protestolar gibi manşet haberlerinden türetilmektedir. ABD-Çin ticaret açığı gibi ülkelere özgü ticaret açıkları, belirli endüstriler, sektörler veya bölgeler için ve jeopolitik sebeplerden ötürü önem arz edebilmektedir. Ancak bazen, varsayıldığı veya iddia edildiği gibi, ikili açıkların genel ve dünya çapında bir endişeye neden olması gerekmemektedir. Bir ülke, diğer ülkeyle olan ticari ilişkisinde ticaret açığı veya fazlası verebilmekte ve bu vesileyle, küresel ticaret birçok ülkeye özgü varyasyonlarla dengeli bir karışım olabilmektedir. Bu gerçekten de uluslararası bir döviz rejiminin amacının bir parçasıdır: diğer şeylerin yanı sıra, ulusların bireysel ticaret ortaklarıyla dengede olmadıklarında bile “dünya ile” dengede olmalarını sağlamaktadır- oldukça zor olan bu dengeyi takas yoluyla sağlamak pratik olarak imkansız değilse bile oldukça zordur.


Linkteki grafik, savaş sonrası dönemde tüm ülkelerle birlikte ABD cari hesap dengesini toplu olarak göstermekte ve ABD’ye özgü ticaret açıklarından farklı bir tür sorunu belirtmektedir.


Görüldüğü gibi, ABD'nin kalıcı bir küresel ticaret açığına sahip olduğu, yani, tüm dünyaya kıyasla ihracattan daha fazla ithalat yaptığı anlamına geldiği görülmektedir. Şimdi birisi mantıken sorgulayabilir: ABD'nin diğer tüm ülkelerle “ticaretini” yaptığı şey nedir?


"Ticaret açığı" veya daha doğrusu "cari hesap açığı", tanımı gereği, "sermaye hesabı fazlası" olarak bilinen bir diğer yüze sahiptir. Bunun anlamı, ABD'nin dünyanın geri kalanıyla olan cari hesabındaki açığının ABD'nin sermaye hesabında yürüttüğü bir "fazla" dan oluşmasıdır. Bu sayede ABD, mal ve hizmet karşılığında yurtdışına sermaye göndererek bu cari hesap farkını oluşmaktadır. Aslında ABD, şu anda ithal ettiği "cari" mallar için ABD'den gelecek mallar veya gelirler – yani finansal araçlar – üzerinden "ticaret" talep etmektedir.


ABD'nin ithal ettiği mal ve hizmetler karşılığında yurtdışına gönderdiği esas şey, öğrencilerimin öğrendiği gibi, David Ricardo'nun ünlü şarap ve yün örneği gibi takas tarzı ticareti idealize eden bir model gibi, karşılaştırmalı üstünlükleri yansıtan farklı bir mal ve hizmet sepeti anlamına gelmemektedir. Sermaye hesabı fazlası da belirli üretken projelerdeki belirli yatırımlardan oluşmamaktadır. Elbette ABD, dünya çapında pek çok mal ve hizmet sunmakta ve birçok hevesli yabancı yatırımcı Amerikan gayrimenkullerini, şirketlerini ve diğer varlıkları satın almaya yönelmektedir.


Ancak, bu kalıcı ve uzun süredir devam eden cari hesap açığını oluşturan şey, çoğunlukla ABD’nin borcudur. Bu borcun aldığı ana hal, başta yabancı merkez bankaları olmak üzere birçok farklı kurum tarafından bulundurulan trilyonlarca dolar değerine ulaşmış ABD Hazinesi’nden alınan tahvil ve senetlerdir. Yabancıların sahip olduğu ABD borcunun yaklaşık beşte biri, şu anda tahmini 1,2 trilyon dolarla ABD borcunun en büyük yabancı sahibi olan Çin'e aittir. Japonya ise 1,1 trilyon dolar ile Çin’e yakındır.


Şimdi konunun özüne ve neden uluslararası finans mimarisinin küresel ticareti yöneten yasalarla ilgili bir dersin parçası olması gerektiğine geliyoruz. Neden yabancı merkez bankaları dolar cinsinden borç biriktirmek istiyor?


ABD doları, dünyanın de facto rezerv para birimi olarak işlev görür. Dolar, birçok uluslararası işlemin – bazen OPEC'de olduğu gibi, aleni anlaşmalarla – aracılık edildiği ve yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılmak için değil, diğer ülkelerle yapılan işlemlerde de kullanılmak için ülkelerin merkez bankalarınca biriktirilen para birimidir. Bu de facto durum, yabancı para birimlerinin resmi olarak sabit dolar kuru ile alınıp satıldığı ve dolar kurunun altına sabitlendiği 1971 öncesinde, ABD dolarının savaş sonrası Bretton Woods düzenlemeleri uyarınca sahip olduğu hukuki statüsünü takip etmektedir.


Farkına varılması gereken en önemli şey, ya ilk Bretton Woods düzenlemesi (dolar-altın sabitlemesi) ya da mevcut de facto rezerv para birimi düzenlemesi uyarınca, ABD doları arzının ABD ekonomisindeki işlemlere aracılık etmekten daha fazlasını yapması gerektiğidir; aynı zamanda bir bütün olarak küreselleşmiş dünya ekonomisinin büyümesini de kayganlaştırmalıdır. Yurtiçinde dolar kullanmayan ülkelerin yine de ABD dışındaki ülkelerle birçok işlemi gerçekleştirmek için dolar biriktirmeleri gerekmektedir. Bu durum, doların (ve dolar cinsinden borcun) hem ABD içinde hem de ABD dışında birçok tarafça güvenli bir varlık olarak görüldüğü anlamına gelir.


Bu düzenlemedeki sorun, ABD dolarının karşılıklı amaçlarla sonuçlanabilecek iki rolü yerine getirmesini etkili bir şekilde gerektirmesidir. Bir yandan, ABD ekonomisi için itibari para birimi olmaya devam ediyor, yani ABD merkez bankası - Fed - ABD ekonomik büyümesini canlandırmak veya hafifletmek için para arzını değiştirerek Keynesyen makroekonomik yumuşatma amacıyla kullanıyor. Ancak, diğer taraftan, doların küresel rolü göz önüne alındığında, dolar arzı da bir bütün olarak dünyadaki büyümeyi etkiliyor. Bu nedenle, dünya büyüme oranları ABD büyüme oranlarını aşarsa, dolar için küresel talep, ABD'nin normalde tedarik edeceği miktarı aşacaktır. ABD daha sonra, doları bir iç para politikası aracı olarak korumak için küresel büyümeyi durdurma ya da muslukları açıp dünyanın büyümesine izin verme seçeneğiyle karşı karşıyadır, ancak ana sayfa - acı bir şekilde öğrendiğimiz gibi, varlık fiyat balonlarını körükleyebilir.


Hockett'in gösterdiği gibi, ABD genel olarak bu ikilemi küresel büyümeyi ve bununla birlikte, fırsattan en iyi şekilde yararlanmak için konumlandırılmış finans gibi en iyi endüstrileri destekleyerek çözmektedir. Ancak bu seçimin sonuçları sanayisizleşme, Amerikan ekonomisinin finansallaşması ve düşük faizle alınan para göz önüne alındığında, patlama-çöküş döngüleri için ısrarcı bir eğilime varmaktadır. Ticaret hukukuna geri dönecek olursak, ticaretin serbestleştirilmesi, ABD'nin şu anda uluslararası alanda “uzmanlaştığı” alanın karşılığında yabancı mal ve hizmetleri orantısız bir şekilde ABD’ye getirmektedir: küreselleşen bir ekonominin ihtiyaç duyduğu parayı dolar cinsinden borçlanarak sağlamaktadır.


Muhtemelen, bu düzenleme ABD için pek de kötü olmamıştır: Tüketicilerin, ithalat yoluyla reel alım gücünü artırarak ve 1970'lerin ortalarından bu yana sabit ücret artışını gizleyerek, tüketicilerin başka türlü tüketebileceklerinden çok daha fazlasını tüketmelerine izin verilmiştir. Ancak büyük ölçüde artan borçlar, kalıcı finansal istikrarsızlık ve artan eşitsizlik, bu uluslararası ekonomik düzenin karmaşık sonuçları olabilir.


Başka bir yazıda, Hockett ve ben bu sorunla ilgili neler yapılabileceğini inceleyeceğiz. Ancak, bu durumun beklenmedik olmadığı sonucuna varılmalıdır. Önde gelen Keynesçiler (aslında Keynes'in kendisi) küresel likidite sağlayan ülkenin bu sorunlarla karşılaşacağını çok iyi anlamakla beraber Bretton Woods görüşmeleri sırasında ABD'yi bu konuda uyarmışlardı. Bunun yerine, Keynes ve onun İngiliz delegelerinin Bretton Woods'ta önerdiği şey, özünde, uluslararası işlemler için ayrı bir para birimi önererek doların ikili rolünü ortadan kaldırmaktı. Bu çözüm – ve günümüzde yapılabilecekler – sonraki yazının konusu olacaktır.


Ancak eğitsel noktaya dönecek olursak: Belki de uluslararası ticaret hukuku dersinin gidebileceği yer, bu sorunu ve sorunun kalıcı bir çözüm olmamasını belirlemekten başka bir şey değildir. Kurumsal yönden, analitik olarak olmasa da, sürdürülebilir bir uluslararası ekonomik sistemin ve adil bir finansal mimarinin nasıl üretileceği bilmecesine henüz geniş çapta kabul edilmiş yanıtlar yoktur. Bu düzenlemelerin bir sorun olup olmadığı ve dolardan başka herhangi bir şeye (ve dolayısıyla dolara endeksli borca) bağlı küresel bir ekonomiyi sürdürmenin mümkün olup olmayacağı tartışılmalıdır.


Ama umarım bu dinamikleri tanıtmak öğrencilerimi kışkırtır, onları düşündürür, meraklandırır, hatta hüsrana uğratır veya endişelendirir. Ve ticaret düzenlemelerimizin, okuduğumuz yasal metinlerden daha fazlasına dayandığını ve günümüzde küresel ticaretin zorunlu olarak bu düzenlemeler ile iç içe olduğu, daha geniş mali bir yapıyı kavramadan bu düzenlemeleri anlamaya çalışmanın savunulamaz olduğunu göstermeye yardımcı olmuştur.


Orijinal metin "What Role for Global Finance in a Course on International Trade Law" başlığıyla 9 Şubat 2018 tarihinde Law and Economy Project sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.