Insan Hakları Üzerine Yedi Tez: (3) Neoliberal Kapitalizm & Gönüllü Emperyalizm

Costas Douzinas

Çev.: Cevher Elgin


Tez 3: 1989 sonrası dünya düzeni, büyük yapısal eşitsizlikleri ve baskıyı üreten bir ekonomik sistemi, onur ve eşitlik vadeden bir yargısal-politik ideoloji ile birleştirdi. Bu büyük istikrarsızlık kendi çöküşüne neden oluyor.


Neoliberal kapitalizm ve insancıllığın bu birlikteliği neden ve nasıl ortaya çıktı? Kapitalizm her zaman ekonomiyi ahlakileştirdi, kâr elde etmeye ve düzensiz rekabete tam olarak inanılması oldukça güç olduğu için dürüstlüğün parıltısına başvurdu. Adam Smith’in “görünmez elinden”, zapt edilemeyen bencilliğin ortak menfaati teşvik ettiği veya zenginlerin daha da büyük vergi indirimleri elde etmesinin faydalı etkilerinin “aşağı damlayacağı” iddiasına kadar kapitalizm, sürekli olarak ahlaki üstünlüğünü iddia etmeye çalıştı.[1]


Benzer biçimde, insan hakları ve insan haklarının yaygınlaştırılması Batı’nın liberal veya hayırsever eğiliminin basit bir sonucu değildir. Özgürlüğün dış kısıtlamaların yokluğu şeklindeki ağırlıklı olumsuz anlamı – ekonominin devlet üzerindeki düzenlemesini asgari düzeyde tutmak için bir örtmece – Batı’nın insan hakları anlayışına egemen oldu ve insan haklarını neoliberalizmin mükemmel yoldaşı haline getirdi. Küresel ahlak ve yurttaşlık kuralları, ekonomik üretimin ve tüketimin küreselleşmesinin, neoliberal dogmaları izleyen dünya kapitalizminin tamamlanmasının zaruri yoldaşıdır. Son 30 yılda, çok fazla yorum yapmadan, dünya kapitalist ekonomisini düzenleyen, yatırım, ticaret, yardım ve fikri mülkiyetle ilgili kurallar dâhil olmak üzere küresel hukuk kurallarının tesis edilmesine tanık olduk. Robert Cooper söz konusu durumu küresel ekonominin gönüllü emperyalizmi olarak tanımladı. “IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kurumları konsorsiyumları tarafından işletilen … Bu kurumlar … iyi yönetişimi giderek daha fazla vurgulayan taleplerde bulunur. Devletler menfaat sağlamak istiyorlarsa kendilerini uluslararası örgütlerin ve yabancı devletlerin müdahalesine açmaları gerekir.” Cooper şu şekilde sonuca bağlar “o halde ihtiyaç duyulan şey, insan hakları ve kozmopolit değerlerin olduğu bir dünya için kabul edilebilir olan yeni bir tür emperyalizmdir”.[2]


Gelişmekte olan dünyaya sunulan (üstü örtülü) vaat, piyasa öncülüğündeki, neoliberal iyi yönetişim ve sınırlı haklar modelinin zoraki yahut gönüllü kabulünün, kaçınılmaz olarak Batı’nın ekonomik standartlarının yakalanmasına yol açacağıdır. Bu aldatıcıdır. Tarihsel olarak Batı'nın, şeklî hakların korunmasını sınırlı bir maddi, ekonomik ve sosyal haklar garantisine dönüştürmedeki mahareti, kısmen kolonilerden metropole yapılan büyük transferlere dayanıyordu. Evrensel ahlakilik aksi yöne akışın lehineyken, Batı'nın kalkınma yardımı ve Üçüncü Dünya’nın borcu konusundaki politikaları bunun siyasi açıdan mümkün olmadığını gösteriyor. Gerçekten de neoliberal kapitalizmin birbirini izleyen krizleri ve yeni düzenlemeleri, aile çiftçiliğinin tarım ticareti nedeniyle mülksüzleşmesine ve yerinden edilmesine, zorunlu göçe ve kentleşmeye yol açmaktadır. Bu süreçler yeteneklerden, statülerden ya da var olmaları için gerekli temelden yoksun olan insan sayısını arttırmaktadır. Bunlar insan molozları, harcanmış ömürler, dipteki milyarlar haline gelirler. Bu yeni sömürgeci tutum şimdilerde Avrupa'nın periferilerinden çekirdeğine kadar yayılmıştır. Yunanistan, Portekiz, İrlanda ve İspanya, gelişmekte olan dünyadaki başarısızlığına rağmen, refah devletinin kemer sıkmasına ve yıkımına ilişkin neoliberal “Washington Mutabakatı”nın zor şartlarına tabi tutuldular. İspanya’nın ve Yunanistan’ın gençlerinin yarısından fazlası daimî surette işsiz ve bütün bir nesil mahvedildi. Ancak bu, bir terim kazandıracaksak, genç-kırım[3] bir insan hakları kampanyası ortaya çıkarmadı.


Immanuel Wallerstein’ın dediği gibi “Tüm insanlar ve tüm halklar eşit haklara sahipse, böyle olagelmiş ve böyle devam edecek olan kapitalist dünya ekonomisi gibi eşitsiz bir sistemi sürdüremeyiz”.[4] Eşitlik ve onur hakkındaki misyoner açıklamalar ile müstehcen eşitsizliğin kasvetli gerçekliği arasındaki uçurumun bağ kurulamazlığı ortaya çıktığında insan hakları yeni ve kontrol edilemeyen gerginlik ve çatışmalara yol açacaktır. İspanyol askerleri geçmişte, “Kahrolsun Özgürlük!” diye bağırarak, ilerleyen Napolyon orduları ile yüzleşmişti, bugün ise insanlar yeni dünya düzeninin “arabulucuları” ile “Kahrolsun İnsan Hakları” çığlıkları atarak yüzleşiyor.


Sosyal ve politik sistemler kendi ideolojik önceliklerini evrensel ilkelere ve değerlere dönüştürerek hegemonik hâle gelirler. Yeni dünya düzeninde insan hakları, bu rol için mükemmel bir adaydır. Temel ilkelerin olumsuz yönde ve ekonomik olarak yorumlanması neoliberal kapitalist nüfuzu teşvik eder. Farklı bir yapı altında, soyut hükümleri, geç kapitalizmin eşitsizliklerini ve onursuzluklarını yerin dibine sokarak boyun eğdirebilir. Ancak bu, egemen güçler tarafından, arzunun nihilizmi ve doyumsuzluğuna dayanan bir ideolojinin "değerlerini" yaymak için kullanıldığı sürece gerçekleşemez.


İçerikteki farklılıklara rağmen sömürgecilik ve insan hakları hareketi bir süreklilik oluşturuyor, yeni dünyanın büyük keşifleri ile başlayıp şimdilerde Irak ve Afganistan’daki sokaklarda sahnelemeye devam eden aynı oyundan bölümler: barbarlara medeniyeti götürmek. Aklı ve Hristiyanlığı yayma iddiası, batı imparatorluklarına üstünlük duygusunu ve evrenselleştirme arzusunu verdi. O arzu hâlâ var; fikirler yeniden tanımlandı ancak dünya görüşümüzün evrenselliğine dair inancımız sömürgecilerinki kadar güçlü. Aklı ve iyi yönetişimi dayatmak ile Hristiyanlığı ve insan haklarını yaymak arasında çok ufak farklılıklar var. Her ikisi de Batı'nın aynı zamanda hem saldırgan hem de kurtaran kültürel paketinin bir parçası.


Orijinal metin, 23 Mayıs 2013 tarihinde, Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] Jean-Claude Michéa, The Realm of Lesser Evil, Çev.: David Fernbach (Cambridge and Malden: Polity Press, 2009), Bölüm 3.

[2] Robert Cooper, “The New Liberal Imperialism,” The Observer (1 Nisan 2002), 3.

[3] Costas Douzinas burada “genocide” (soykırım) ve “generation”(nesil) kelimelerini “gene-cide” şeklinde birleştirerek kelime oyunu yapmıştır. Ç.n.

[4] Immanuel Wallerstein, “The Insurmountable Contradictions of Liberalism” Southern Atlantic Quarterly (1995), 176–7.