Iklim Değişikliği ve Irksal Kapitalizm

Carmen Gonzalez

Çev.: Büşra Uyar


Bu gönderi, Journal of Law and Political Economy'nin ilk sayısı şerefine düzenlenen sempozyumda sunulan bir tebliğdir.


Irksallaştırılan toplumlar, karbon temelli kapitalist dünya ekonomisinin yükünü sömürge dönemlerinden çağdaş iklim krizine kadar çekmişlerdir. Köleleştirilmiş, sömürülmüş, mülksüzleştirilmiş ve hem istilanın ve işgalin fiziksel şiddetine hem de çevreyi kirleten endüstrinin yapısal “yavaş şiddetine” maruz bırakılmıştır. Nijer Deltası'ndan Kanada katran kumlarına kadar; petrol sondajı, kömür madenciliği, petrol ve gaz boru hatları, enerji santralleri, rafineriler ve petrokimya tesislerinin gölgesinde yaşayan ırksal bakımdan ikincil nüfus, toksik kimyasallar tarafından zehirlenmekte, artık ve harcanabilir gözüyle bakılarak muamele görmektedir.


JLPE’nin ilk sayısındaki makalemde, iklim değişikliğini ve iklim değişikliği sebebiyle gerçekleşen zorunlu göçleri[1] ırksal kapitalizm çerçevesinde ele alarak yeni bir adım atıyorum. Siyaset kuramcısı Cedric Robinson ve sosyolog Aníbal Quijano'nun çalışmalarından yararlanarak, ırkçılık ve kapitalizmi ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş olarak ele alıyorum.


Robinson, kapitalizmin tamamen ırksal (veya proto-ırksal) hiyerarşilerle aşılanmış feodal bir düzenden ortaya çıktığını iddia eder. Quijano, Avrupa'nın Amerika'yı vahşi bir şekilde fethetmesini, beyaz üstünlüğünü küreselleştiren ve kapitalist dünya ekonomisini ortaya çıkaran en önemli olay olarak tanımlar. Her ikisi de ırkçılığın insanlığın geniş kesimlerini aşağı, değersiz ve harcanabilir olarak göstererek baskıyı nasıl sosyal olarak kabul edilebilir bir hale getirdiğini inceler. Ben ise makalemde, küresel kapitalist düzenin, küresel iklim değişikliğine neden olan kontrolsüz kaynak çıkarımının gerekçelerini yaratmak ve etkilerinin yükünü en savunmasız ve en az sorumlu olanlara yıkmak için ırkçılığı nasıl kullandığına odaklanıyorum.


İKLİM ADALETSİZLİĞİ


İklim değişikliğine temelde dünyanın en zengin sakinleri neden olmaktadır, buna rağmen iklim değişikliği, sorunda en az payı olanların yaşamlarını ve geçim kaynaklarını tehdit etmektedir. İklim değişikliği yoğunlaştıkça, iklime bağlı afetlere ve yerinden edilmeye karşı en savunmasız hale gelenler de ezici bir çoğunlukla beyaz-olmayan şeklinde sınıflandırılan halklar olmaktadır. Bu halklar, savunmasız coğrafi konumlarda (kıyı bölgeleri, Arktik ve Pasifik ada devletleri gibi) ikamet etmekteler ve yüzyıllardır süren yağmacı ekonomi politikaları sebebiyle meydana gelen zarardan korunmak için gereken kaynaklardan mahrum bırakılmışlardır.


İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ YOĞUNLAŞTIKÇA, İKLİME BAĞLI AFETLERE VE YERİNDEN EDİLMEYE KARŞI EN SAVUNMASIZ HALE GELENLER DE EZİCİ BİR ÇOĞUNLUKLA BEYAZ-OLMAYAN ŞEKLİNDE SINIFLANDIRILAN HALKLAR OLMAKTADIR.


İklim değişikliğinin ırksallaştırmaları sebebiyle çoğunlukla göz ardı edilen savunmasız kitleler üzerindeki orantısız etkisine rağmen, iklim değişikliği sebebiyle gerçekleşen zorunlu göçlerle ilgili hukuki araştırmalar, iklim krizinin altında yatan sistemsel nedenlerini ve bunun ırk ve ırkçılıkla ilişkisini analiz etmekte başarısız olan doktriner bir yaklaşımı benimsemiştir. Bu konuda ben, özellikle uluslararası hukuka odaklanıyorum.


İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE ULUSLARARASI HUKUK


Uluslararası hukuk, iklim krizine yetersiz bir yanıt vermiştir. İklim anlaşmaları küresel sıcaklık artışlarını engellemede ve iklime karşı savunmasız devletlere ve halklara uyum konusunda destek sağlamada başarısız olmuştur. İklimle ilgili felaketler ve kademeli olarak ortaya çıkan olaylar (slow-onset events) (deniz seviyesinin yükselmesi gibi), milyonlarca insanı yerinden etme tehdidi oluştursa da, uluslararası hukuk, iklim değişikliğinin yarattığı yıkımlarından kaçmak için doğdukları ülkelerden kaçmak durumunda kalan kişilere çok sınırlı koruma sağlamaktadır. Ne 1951 Mülteci Sözleşmesi ne de iklim değişikliğini düzenleyen anlaşmalar, ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle yerlerinden edilmiş kişileri kabul etmesini gerektirmektedir.


Sorunun bir kısmı, uluslararası hukukun ırksal kapitalizm projesine suç ortaklığı etmesinden kaynaklanmaktadır. Antony Anghie’ye göre, uluslararası hukuk, sömürgecilikten doğmaktadır ve çeşitli doktrinler aracılığıyla Kuzey tarafından Küresel Güney’e yapılan, terra nullius, keşif doktrini, yetki sistemi, vesayet, modernizasyon ve kalkınma dâhil olmak üzere, art arda müdahaleleri haklı kılmaktadır.


Uluslararası hukuk, Güney halklarını o kadar ilkel, vahşi, medeniyetsiz, geri kalmış ve az gelişmiş olarak tasvir etmiştir ki, onların yaşamlarını, geçim kaynaklarını ve kültürlerini korunmaya değmez addetmiştir. Aynı zamanda, Kuzey devletlerinin ve ulusötesi şirketlerin ticaret hukuku, yabancı yatırım hukuku, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası finans kurumları da dâhil olmak üzere Güney devletleri ve halkları üzerinde sağlam bir hâkimiyet kurduğu kapitalist dünya sisteminin kurallarını ve kurumlarını yaratmıştır.


İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SEBEBİYLE GERÇEKLEŞEN ZORUNLU GÖÇLERE İLİŞKİN HUKUKTAN VE POLİTİKADAN YANITLAR


Bağlayıcı bir hukuki çerçevenin yokluğunda, iklim dolayısıyla yerinden edilmelere karşı ortaya çıkan üç hukuki ve politik yanıt, ırksal hiyerarşileri güçlendirmekle ve insanlığın büyük kesimlerini yaşanmaz hale gelen yerlerde tuzağa düşürmekle tehdit etmektedir.


Birincisi, ulusal güvenlik müdahalesi, iklim sebebiyle göç ettirilmiş kişileri medeniyetin kapılarını yıkan barbarlar olarak betimlemektedir ve göçmenlerin kriminalize edilmesini, tutuklanmasını ve sınır dışı edilmesini teşvik etmektedir.


İkincisi, insani müdahale, iklimle yerinden edilmiş kişileri ilkel, geri kalmış ve adalete değil de yardıma muhtaç göstererek ırksal hiyerarşileri güçlendirmektedir. Afet nedeniyle yerlerinden edilmiş halkları korumaya yönelik gönüllü girişimler, Kuzey Yarımküre’nin değişikliği konusundaki sorumluluğunu gizlemektedir ve bu girişimlerin yükselen milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı döneminde başarılı olma şansı çok azdır.


Üçüncüsü, göç yönetimi müdahalesi, iklime boğulmuş kişileri geçici işçi göçü yoluyla kendi ülkelerinde iklim direncini finanse etmeye teşvik etmektedir. Bu yaklaşım, iklim değişikliğine uyum sorumluluğunu zengin eyaletlerden dünyanın en yoksul ve iklime karşı en savunmasız nüfuslarından sömürülen işçilere kaydırmaktadır. Sağlam işçilerin göçü, beyin göçü, iş gücü kıtlığı ve düzensiz işçi dövizlerine güvenerek “mahsur kalan nüfusların” (daha koyu tenli, yaşlı, engelli) kırılganlığını daha da kötüleştirebilmektedir.


İKLİM SEBEBİYLE GERÇEKLEŞEN ZORUNLU GÖÇLERE ADİL BİR ÇÖZÜM MÜMKÜN MÜ?


Başka bir yol mümkündür. İklime karşı daha kırılgan olan devletler ve halklar, başka devletlerin sınırları içerisinde kendi kaderini tayin etme ve kendi kendini yöneten topluluklar olarak hukuki devamlılığa ilişkin kolektif hakları temelinde, iklim sebebiyle gerçekleşen zorunlu göçlere karşı yeni bir yaklaşım çağrısında bulunmuştur. Bu teklif dikkate alınmayı hak etmektedir. Bunun başarılı bir şekilde uygulanabilmesi, iklim sebebiyle göç eden nüfusun hareketlilik kararlarını finanse etmek için varlıklı devletlere iklim krizine olan katkılarına bağlı olarak yükümlülükler getiren sorumluluk temelli bir çerçeve çizilmesine bağlıdır. Kendi kaderini tayin yaklaşımı, Güney devletlerinin ve halklarının, kendi tarihlerini şekillendirmelerine ve hareketliliği engelleyen ve iklim savunmasızlığını artıran sömürgeci sınırları aşmalarına izin verecek şekilde, uluslararası hukukta gelişen hegemonya karşıtı yoruma bir örnektir.


KENDİ KADERİNİ TAYİN YAKLAŞIMI, GÜNEY DEVLETLERİNİN VE HALKLARININ, KENDİ TARİHLERİNİ ŞEKİLLENDİRMELERİNE VE HAREKETLİLİĞİ ENGELLEYEN VE İKLİM SAVUNMASIZLIĞINI ARTIRAN SÖMÜRGECİ SINIRLARI AŞMALARINA İZİN VERECEK ŞEKİLDE, ULUSLARARASI HUKUKTA GELİŞEN HEGEMONYA KARŞITI YORUMA BİR ÖRNEKTİR.


Irksal kapitalizmin sebep olduğu, iklim sebebiyle gerçekleşen zorunlu göç analizi, ırkçılığı körükleyen ve sınırları militarize eden politikalardan kimin yararlandığını belirlemelidir. Bu yararlanıcılar arasında gözetlemeyi, sınır duvarlarını ve gözaltı tesislerini sağlayan şirketler; devletin güvenlik aygıtı; belgesiz veya hapsedilmiş göçmenleri sömüren işletmeler ve işçi sınıfının beyazlarını, ekonomik eşitsizliği yoğunlaştıran ve iklim değişikliğini hızlandıran politikaları desteklemeye ikna etmek için göçmenleri şeytanlaştıran otoriter popülistler bulunmaktadır.


Sera gazları ulusal sınır dinlemese de ulusal elitler, beyaz olarak sınıflandırılan halkların bir şekilde duvar ve kaleler inşa ederek kapitalizmin ekonomik ve ekolojik yıkımlarından kurtulabilecekleri yanılsamasını sürdürmek için ırkçı sınır kontrol sistemleri konuşlandırmaktadır. Irkçılık, devletlerin ve şirketlerin gezegen ve onun sakinleri için felaket politikaları gözetmelerini sağlamaktadır, çünkü en kötü ve en yakın sonuçlar fosil yakıt ekonomisinin gözden çıkardığı bölgelerdeki marjinalleştirilmiş nüfusa yükletilmektedir.


Makale, iklim sebebiyle zorunlu göç problemine odaklanırken, ırksal, ekonomik ve iklim adaleti mücadelelerinin birbirine bağlı ve bağımlı olduğunu vurgulamak için ırksal kapitalizm çerçevesini kullanmaktadır.


Ekonomik ve ekolojik kırılganlığın, dayanışma ve direnişin temelini oluşturması gerekirken, ırkçılık halklar arasında bölünmeler yaratır. Ekonomik eşitsizlik arttıkça ve dünyadaki ekosistemler çöküşün eşiğine geldikçe, ultra zenginler hariç hepsi giderek daha fazla zarar gören ve tehlikeli hale gelen dünyada “ön-cephe toplulukları (frontline communities)” haline gelecektir. İklim felaketini önlemek için gereken kolektif eylemi teşvik etmek için ırksal hiyerarşilerin yapısöküme uğratılması gereklidir.


İklim değişikliği izole bir kriz değil, bu gezegendeki yaşamın geleceğini tehlikeye atan ekonomik düzen(sizliğ)in bir emaresidir. Bu makale, siyasal ekonomi yüzünden gerçekleşen iklim değişikliğinin ırk bilincine sahip bir analizini yaparak ırksal kapitalizmi destekleyen ve insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturan yasalar, kurumlar ve ideolojiler hakkında daha sağlam eleştiriler geliştirebilmek için akademisyenlerin çeşitli disiplinlere olan ilgisini uyandırmayı amaçlamaktadır.


Orijinal metin “Climate Change and Racial Capitalism” başlığıyla 27 Ekim 2020 tarihinde Law and Political Economy Project sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] İklim değişikliğinin sonuçlarına karşı daha savunmasız olan grupların yaşadıkları ülkelerdeki değişen koşullar sebebiyle yaşadıkları ülkeleri terk etmek zorunda kalmaları sebebiyle gerçekleşen göçlerden bahsedilmektedir. Doktrinde bu göç hareketini ifade edebilmek için “iklim mülteciliği”, “çevre mülteciliği”, “ekolojik mültecilik”, “iklim sebebiyle gerçekleşen zorunlu göçler” gibi birçok farklı kavram kullanılmaktadır. Bu çalışmada yazar “climate change-induced displacement” kavramını tercih ettiği için çeviride de “mültecilik” kavramına yer verilmemiş, bunun yerine göçün isteğe bağlı değil, zorunlu olarak gerçekleştiğini vurgulamak için “iklim sebebiyle gerçekleşen zorunlu göçler” tabiri kullanılmıştır. (ç.n.)