Hukukun (Hukuk Fakültesinin) Önünde

Costas Douzinas

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Hukuk eğitiminin rolü nedir, hukuk öğrenmek ne anlama gelir? Hukuku öğretenlerin birincil görevi, hukukun bütününü güdülemesi gereken adaletin, hayatın, ruhun ve hakkaniyetin dilini anlamak ve öğrenmektir. Adaletten yoksun bir yasa; ölü bir belge, ruhsuz bir beden, onurlu bir gelenekten geriye kalan bir kalıntıdır. Nemei ve katanemei adlarına layık bir yasa (nomos), dağıtır ve ayırır. Ancak bunu – mevcut olmayan – adaletin ve ideal hakkaniyetin gereklerini, gücü elinde bulunduranın taleplerinin ve servetin kötüye kullanılmasının üzerine koyarak yapar. Adalet, yasanın kendinden menkul kriterleri karşılamadığı zaman yolundan sapar. Bir bütün olarak hukuk (ve öğretisi) kendisini adalet sunağında hesaba katmadığında ise iyice gözlerden kaybolur. Zaten Antigone’un çocuklarına bunu hatırlatmanın gereği yok.


Mahkemelerimiz gözleri bağlı bir Justitia ile süslenmiştir (göz bağının rolü, kurumun soyut mantığını adaletin sıcak parıltısının üzerine yerleştirerek hukukun önüne gelen kişinin somut özelliklerini görmesini engellemektir). Öte yandan hukuk fakültelerinde, birbirinin yüzüne bakan ve sonsuz adalet vaat eden gözleri fal taşı gibi açılmış bir dike’ye [adalet imgesine] sahip pules(kapılar) vardır. Hukuku öğretirken ve pratiğe dökerken bunu unutanlar iktidarın memurları ve muhasebecileri olurlar, leitourgoi tou kratos dikaiou değil, tou kratous hizmetkârlar haline gelirler. Devlet ile hukuk devleti (rechstaat, rule of law) arasındaki mesafe her zaman kısa olmuştur ancak adalet hukuktan koparıldığında devlet ve hukuk özdeşleşir, hukuk güç delisi bir hükümdarın dili olur.


Ancak adalet nedir? Dört bir yanımız adaletsizlikle çevrili fakat çoğu zaman adaletin nerede olduğunu bilmiyoruz. Zamanımıza ilişkin en acı verici tanıklık, adaletin başarısız olduğuna yönelik yaygın bir şekilde paylaşılan inançtır. Adalet; IMF tedbirlerinde ve Atina gettolarında, işsizlerde ve düşük ücretliler ile emeklilerin maaş kesintilerinde, Türkiye-Yunanistan sınırında kurulan kamplardaki mültecilerin tedavisinde ve yoksulları dışarıda Yunanları içeride tutmak için inşa edilen duvarda kapı dışarı edildi. Adaletin şiddetli başarısızlığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin mültecileri Yunanistan’a geri göndermenin insanlık dışı yaşam ve gözaltı koşulları nedeniyle işkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele anlamına geldiği ve Yunanistan’ın mültecilere neredeyse hiçbir zaman siyasi sığınma sağlamadığını tespit ettiği yakın tarihli kararıyla kanıtlanmıştır. Yunanistan’ı insani koşullarda hayat sürülebilecek bir yer olarak kabul edip bir Afgan mülteciyi ve diğer Avrupalıları geri gönderdiği için mahkûm edilen Belçika, bundan böyle Yunan hükümetine hak ettiği gibi, yeryüzünün lanetlilerinin temel onurunu ihlal eden bir hükümet gibi davranacaktır. Yunanistan’da bir a-sylum (şiddetin, istismarın olmadığı bir durum) yok, mülteciler ve göçmenler hem şiddete uğruyor hem de istismar ediliyor. Üniversite himayesi ise bu çok daha büyük boyutlardaki şiddete karşılık küçük bir telafi sunuyor.


Adalet; hukuk ve diğer bölümlerden profesörler hukuk fakültesini orada uyumaya başlayan açlık grevcilerinden “tahliye etme” girişiminde bulunduğunda kapı dışarı edilmiştir. Grevcilerin tahliye edilmesi, adaletin hukukun evinden tahliye edilmesidir. Peki Hukuk Fakültesindeki insanlar ne istiyor? Onların cılız, zavallı, önemsiz varlıklarını fark etmemizi sağlamak ve temel işçi güvenliği ile asgari yaşam koşulları için açlık grevindeler. Burada yaşadıkları, burada çalıştıkları ancak birbirlerine prangalar ile bağlanan mahkumlardan daha kötü muamele gördükleri asgari düzeyde kabul ediliyor. Sadece “biz görünmeyenler, sayılmayanlar, kayıtsızlar biz de buradayız ve olduğunuz ve olmakta olduğunuz şeyin bir parçasıyız” diyorlar. Yaptıkları (suç veya hukuka aykırı eylemler) yüzünden değil, oldukları kişi yüzünden; şeytanca kişilikleri yüzünden değil sefil masumiyetleri yüzünden cezalandırılan insanlar onlar. Yunan sans papiers’leri homines sacri’dir, hukuk nezdinden var olmayan kişilerdir ve devlet veya bireyler, işverenler, ev sahipleri veya sokakta çığlık atan azınlık tarafından en acımasız şekilde muamele görebilirler.


Yunanistan’ın bir insan hakları ülkesi olduğunu duyacağız elbette. Hukuk Fakültesi’nde anayasamızı ve hukukumuzu öğretiyoruz; insan hakları örgütlerimiz, derneklerimiz, entelektüellerimiz, bakanlıklarımız, ombudsmanlarımız ve onları teşvik eden kurumlarımız var. Bize insan haklarının ulus, devlet veya grup gibi daha dar bir üyeliğe değil, insaniyetleri nedeniyle insanlara ait olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu elbette rahatlatıcı bir düşünce. Ancak hukuk fakültesi göçmenlerine[1] baktığımızda, bu iddialar ideolojimizi kirleten paradoksal yarı gerçeklerden biri olarak karşımızı çıkıyor. Bugün Yunanistan’da yaşanan en beter suiistimalleri protesto etmek; asgari düzeyde görülmek, duyulmak ve tanınmak istemek, bunun için ölmeleri gerekse bile, bu kişilerin hukuka ve hukuk fakültesine sunduğu en büyük hizmettir. Profesörleri ve öğrencileri öğretmeleri ve öğrenmeleri gereken şeyle yüz yüze getiriyorlar. Onların fedakârlığı (sacer facere), asla “işte burada” “ona hizmet ettik” “dünya şimdi güzel bir yer” diyemeyeceğimiz sonsuz adalet ve misafirperverlik duygusuyla bir kutsallaştırmaya, bir hukuk köprüsüne ve hukuk öğretimine yol açacaktır.


Eğer bu kişiler, bu birkaç saat ve gün için adalet fikriyle ya da daha doğrusu mutlak adaletsizliğe karşı protestoyla dolu olan hukukun evinden “tahliye edilirse”, orada bir daha asla hukuk öğretmeyi ya da hukukumuzun ve öğretisinin adaletle bir alakası varmış gibi davranmayı hak etmeyeceğiz.


İngilizceden çevirdiğimiz metin "Before the Law (School)" başlığıyla 27 Ocak 2011 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] Douzinas burada açlık grevcilerini kastetmektedir. Ç.n.