Hannah Arendt: Haklara Sahip Olma Hakkı

Leila Faghfouri Azar

Çev: Cevher Elgin


İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 1948 yılında kabul edilmesinin hemen ardından Hannah Arendt’in makalesinin İngilizce tercümesi “İnsan Hakları Nedir?”[1] başlığıyla yayınlandı. Söz konusu makale daha sonra Totalitarizmin Kaynakları’nın dokuzuncu bölümüne dahil edildi ve bildirinin en fazla etki uyandıran eleştirilerinden biri hâline geldi. Arendt yazısında, bildirgenin bir tezatlık içerdiğini iddia etti: Bildirge, tüm insanların “evrensel” ve “devredilemez” haklarının korunması için devlete gereksinim duymaktadır halbuki modern devlet kurumu ulusal ve bölgesel egemenlik ilkesi üzerine temellenmiştir. Arendt’e göre bu paradoks sadece “haklara sahip olma hakkı[nın]” diğer insan haklarının korunması için hukuki-politik bir ön koşul olarak kabul edilmesiyle çözülebilir. Yine de haklara sahip olma hakkının daha net anlaşılması için Arendt’in evrensel insan haklarının paradoksu hakkındaki teşhisini daha ayrıntılı incelemek gerekir.


Bir: Evrensel Bildirge, soyut bir insan düşüncesine dayandığından politik topluluğun dışındakiler için insan haklarının garantisi yoktur.


Arendt’e göre, İnsan haklarının sorunlu doğası bireyin egemenliği karşısında ulusun egemenliğinin yükselişinde derinlikli biçimde kökleşmiştir. Arendt’in de belirttiği üzere, bir bütün olarak evrensel insan hakları tasarısı, insanı, kendisinden daha yüksek bir otoriteye tabi olmayan bir varlık olarak tasavvur eder. Tarihsel perspektiften bakıldığında, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi (1789) soyut insan anlayışının ortaya konduğu ilk metindi. Bu tür bir soyut insan anlayışı, beşerî hukukun kaynağının – Tanrı ya da doğal hiyerarşiler yerine – insanın kendisinin olması gerektiğini gösterir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin hakların devredilemezliği hakkındaki iddiası aynı yaklaşımı devam ettirir ve insanın herhangi bir üst otoriteden bağımsız olduğunu ifade eder. Teorik olarak hukukun ve idarenin kaynağı insanın bireysel egemenliğine indirgenebilse dahi hukukun ve idarenin gerçek kaynağı bireyler değil belirli bir bölgedeki insanlardır. Nihayetinde, vaat edilen “devredilemez” insan hakları ancak kolektif öz-yönetim hakkı adı altında garanti edilebilir ki bu hakkın sahibi de belirli bir bölgedeki insanlar yani ulustur.


Demokratik ulus-devlet paradigması içerisinde, her birey egemenliği elinde bulundurur ve her birey eşit kabul edildiğinden egemenliklerini, bir grubun diğerlerini devleti yönetirken tahakküm altına almaması adına paylaşmaları gerekir. Bireysel egemenlik ancak halkın ulusal egemenliği yoluyla ve aracılığıyla işleyebilir. Bu nedenle, bireyin haklarını korumasının tek olası yolu daha geniş, kapsayıcı bir düzene bağlılıktır ki bu da politik bir topluluğa üyeliği ifade eder. İHEB, evrensel ve devredilemez hakların öznesi olarak tüm sosyal ve siyasal ilişkilerinden koparılan bir bireyi tanıtmasına rağmen birey, insan haklarının üzerine kurulu olduğu politik bir topluluğun üyesi olmasıyla insan haklarının öznesi haline gelir. Yerel düzeyde ulus, bireysel egemenliğin ötesine geçerek ulusal egemenlik iddiasına bulunur ve bu iddiayı gerçekleştirmeye çalışır. Her halükârda ulus herhangi bir evrensel yasaya bağlı değildir ve kendisinden üstün hiçbir şeyi kabul etmez. Bir ulusun üyelerinin devredilemez ilk hakkı egemenliktir ki bu da insan haklarının ancak ulusal haklar olarak korunmasını ve yürürlüğe konmasını gerektirir. Bununla birlikte, bireyin haklarını koruyan ve garanti altına alan tek kurum olması gereken devlet, bireysel hakların koruyucusu olmak yerine ulusun maşası hâline gelmiştir.


İki: Birey politik bağlamını yitirdiği anda insan hakları da tüm anlamını yitirir.


İnsan haklarının devredilemezliği, bu hakların tüm ulus-devletlerden bağımsız olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bununla birlikte bu fikir, 20. Yüzyılda milyonlarca insan milliyetsiz kaldığında ve haklarını garanti altına alacak herhangi bir otorite ya da kurum kalmadığında temelden yıkıldı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda çok sayıda vatansız kişi ve mültecinin ortaya çıkması, devlet ile vatansız birey arasındaki hukuki ilişkinin bozulmasının, onların vatandaşlık alanından ve dolayısıyla insan haklarının korunmasının yasal alanından dışlanmasına nasıl yol açtığını göstermektedir. Ulus-devlet insan haklarını etkin bir şekilde tanıyan ve güvence altına alan tek hukuki otorite olduğu için bütün insan hakları söylemi göç ya da iltica nedeniyle herhangi bir ulus-devlete aidiyeti kalmayan kişiler için anlamını yitirir. Böylece, belirli bir devlete bağlı olmayanlar sadece devlete bağlı medeni haklarını yitirmekle kalmayıp aynı zamanda -paradoksal şekilde- evrensel ve devredilemez insan haklarını da yitirirler. O hâlde bu durum insanlar politik bağlamını yitirdiklerinde insan haklarının “devredilebilir” olduğunu kanıtlıyor. Arendt bu tarihsel kanıtı, Evrensel Beyannamenin formel hukuki diline rağmen esasında insanın “düzenli politik bir topluluğun üyesi” olduğunu, politik bağlamından kopartılmış birey değil vatandaş olduğunu, varsaydığını doğrulamak için kullanır.


Üç: Haklara Sahip Olma Hakkı, tüm insan haklarının tanınması için ön koşul olarak kabul edilmeli.


Arendt, siyasi ve dilsel varlık olarak hareket etmesine izin veren koşullarda, politik bir topluluğun üyesi olan insanın tikelliğini tespit eder. Burada, politik yön, tanımı gereği bir toplulukta yaşayan birinin varoluşsal durumuna uyarken dilsel yön ise insanın ifade ve düşünce gücüyle ilişkilidir. Arendt, insan onurunun, insanın politik-dilsel varlığına yani konuşma, yargılama ve eylem kabiliyetine dayandığını iddia eder. Söz konusu kabiliyetler esasında öteki insanlarla birlikte, insanlar sayesinde ve insanlarla karşılıklı olarak ortaya çıkar ve gelişir. Böylesine temel bir ontolojik durum, insanın politik bir varlık olması sayesinde konuşma, eylem ve düşünme yeteneğini kazandığı yerde ve zamanda anlamını bulur.


İnsan haklarının ortaya çıkışı ve bununla bağlantılı olarak ulus-devlet paradigması bünyesinde beyannamelerin yayınlanması, onurlu bir insan yaşamının temel koşullarının gerçekleşmesi ve dolayısıyla “insan” haklarının etkili bir şekilde korunması için politik bir topluluğa ait olmanın gerekli olduğuna işaret eder. Uzun lafın kısası, insan hakları “üyelerin haklarıdır”: herhangi bir politik topluluğa halihazırda üye olanların hakları. Bu sebeple Arendt, diğer insan haklarına ulaşabilmenin ön koşulu olduğu için politik bir topluluğa ait olmanın tüm insanlar için bir insan hakkı olması gerektiğini öne sürer. Başka bir deyişle, insan haklarının, halihazırda bir siyasi topluluğa mensup olanların salt hakları olarak değil, öncelikle bir tür siyasi topluluğa üyelik hakkı olarak değerlendirilmesi gerekir.


Arendt’in insan hakları eleştirisi ve haklara sahip olma hakkı fikri eleştirel hukuk ve siyaset teorisinde oldukça yaygın bir şekilde kabul görmüştür. Örneğin, Giorgio Agamben, radikal bir Arendt okumasında, ulus-devlet paradigması altında politik bir topluluğun sınırlarını yeniden düşünmek için “sınır kavramı”nı ve öznel haklar kurumunun ötesine geçebilmek adına potansiyel metot olarak “mülteci figürü”nü ortaya atmıştır.[2] Jacques Ranciére eleştirel bir Arendt okuması sunmuş ve vatandaşın politik hayatı (bios politikos) ile insanın politik olmayan hayatının (zoë) arasındaki ayrımına esaslı bir şekilde meydan okumuştur. Rancière'in ifadesiyle, böyle bir ayrım, siyasi bir yaşamdan mahrum bırakılanlar için haklara sahip olma hakkını talep etme olasılığını ortadan kaldırır ve insan haklarını “hükümsüz” kılar ya da “insani müdahaleler için meşruiyet kaynağı” haline getirir.[3] Bununla birlikte, Cristoph Menke olumlayıcı bir Arendt okumasında, “insan onuru” kavramının insan hakları krizinin üstesinden gelmek için temel bir kapı açabileceğini öne sürmüştür. Böyle bir zafer ancak, tüm insan hakları tasarısı kendini “politik-dilsel yaşam biçimi” antropolojisi üzerine yeniden kurarsa ve insanlar için neyin “hak/doğru” olduğuna dair deneyimlerle şekillendirilen öznel haklar fikrine dayanırsa gerçekleşebilir.[4]


Orijinal metin, "Hannah Arendt: The Right to Have Rights" başlığıyla 12 Temmuz 2019 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] Makale ilk defa 1946 yılında Hermann Broch’un “International Bill of Rights” projesine yanıt olarak yayınlandı, daha sonra 1949 yılında Almancada ve İngilizcede yeniden yayınlanmıştır. Bkz: Hamacher, W. & Mendoza-de Jesus, R., (2014), ‘On the Right to Have Rights: Human Rights; Marx and Arendt’, The New Centennial Review, C. 14(2), s. 169–214.

[2] Agamben, G., (2008). Means without end: Notes on politics. Minneapolis, Minn: University of Minnesota Press.

[3] Ranciere, J., (2004), ‘Who Is the Subject of the Rights of Man?’, South Atlantic Quarterly, 103(2-3), s. 297–310.

[4] Menke, C., (2007), ‘The ‘Aporias of Human Rights’ and the ‘One Human Right’: Regarding the Coherence of Hannah Arendt’s Argument’, Social Research. C. 74(3), s. 739-762. ve, Menke, C., (2014). Dignity as the right to have rights: Human dignity in Hannah Arendt. İçinde M. Düwell, J. Braarvig, R. Brownsword, & D. Mieth (Eds.), The Cambridge Handbook of Human Dignity: Interdisciplinary Perspectives, s. 332-342.