Hümanizmsiz Insan Hakları

Ben Golder

çev.: Ahmet Alparslan Aktaş


İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Paris'te kabul edildi. Başkanı ünlü Eleanor Roosevelt olan İnsan Hakları Komisyonu'nun iki yıllık bir taslak hazırlığının sonucu olan beyanname metninin kendisi, bu (yeni ilan edilen) insan hakları normlarının küresel ve sözde evrensel cazibesinin kalıcı bir kanıtıdır. Neticede, Komisyon dünyanın çeşitli kültürlerini ve medeniyetlerini geniş anlamda temsil etmek üzere seçilmişti. Roosevelt’in yani sıra Fransa'dan René Cassin, Lübnan'dan Charles Malik, Çin'den Peng Chung Chang ve Kanada'dan John Humphrey komisyona dahil olmuşlardı. Bugün insan hakları, savunucuları ve aleyhtarları tarafından küresel politikanın 'ortak dili' olarak kabul edilmektedir. Bunlar, evrenselci ve ahlaki açıdan çekici insan hakları jargonunda bölgesel ve dini farklılıkları eriten, zamanımızın önde gelen evrenselci söylemleridir ve beyanname bu evrenselciliğin ilk örnek ana metnidir.


Beyanname “insanlık ailesinin bütün üyelerinin doğuştan gelen onuru ve… eşit ve devredilemez hakları” ile ilgilidir ve “herkese” hitap etmektedir. İnsan hakları yurttaş hakları değildir; medeni veya temel haklar da değildir. Kişinin cinsiyetine, ırkına, inancına ya da sınıfına bağlı değildirler: bizatihi “insanın” haklarıdır. (Bir not olarak, insan haklarıyla ilgili bir ders kitabını rastgele seçip ilk sayfasını açarsanız, büyük olasılıkla aşağıdaki aldatıcı cümledeki gibi bazı ifade türleriyle karşılaşacaksınız: “İnsan hakları, sadece insan olduğumuz için sahip olduğumuz haklardır.”). Elbette, insan hakları çevrelerinde, gerçekte var olan insan hakları belgelerinin bu evrenselci arzuyu ne ölçüde yansıttığına dair neredeyse bitmez tükenmez bir tartışma yaşanmıştır. İnsan hakları gerçekten evrensel midir? Yoksa yalnızca Batı Aydınlanmasının veya Avrupa modernliğinin dar bir mirası mıdır? "Asya Değerlerini" veya İslami değerleri yansıtmakta mıdır? Locke’un veya Kant'ın eserlerinden rahatlıkla türetilebildikleri gibi, Konfüçyüsçülük’ten veya Ubuntu'dan da türetilebilirler mi?


Ancak insan hakları hakkında makulce konuşmak için insan doğasına ve insan olmanın ne anlama geldiğine dair bir anlayışa sahip olunması gerektiğinden hiç kimse ciddi ölçüde şüphe duymaz. İnsanlığa ya da bizi insan olarak tanımlayan şeye inanmıyorsanız, nasıl bir insan hakları savunucusu olabilirsiniz? Elbette anti-hümanist bir insan hakları aktivisti, Tanrı'ya inanmayan bir Hristiyan veya komünizm idealinden vazgeçmiş bir Marksist kadar anlaşılabilirdir. Ama burada işler tarihsel ve felsefi açıdan ilginçleşmektedir: Çağdaş dönemde insan hakları söyleminin yükselişini II. Dünya Savaşı'nın sonu ve Evrensel Beyannamenin hazırlanması tarihlerine dayandırırsak, bu dönem doğrudan evrensel bir insan özü fikrinden şüphe etmeye başlayan sosyal bilimler ve beşerî bilimlerdeki farklı düşünce yapılarının ortaya çıkışıyla örtüşmektedir.


1960'lar ve 1970'ler boyunca insan haklarının popülaritesi arttıkça, “insanlık” fikrini yapısöküm metoduyla analiz etmeye veya eleştirel olarak tarihselleştirmeye kendini adamış düşünürlerin (çoğu Fransız filozofları veya dil teorisyenleri- yapısalcı, post-yapısalcı, post modern) çalışmaları da artmıştır. Hümanist halıyı insan hakları hareketinin ayaklarının altından çekmiş gibi görünen bu post-hümanist düşünce tarzlarının artan önemi ile aynı dönemde, insan haklarının siyasi ve yasal bir araç olarak katlanarak artan popülaritesini nasıl izah edebiliriz?


Yine de daha yakından baktığımızda, meseleler daha da merak uyandırıcı olmaktadır, zira aynı anti-hümanist düşünürlerin bazılarının kendilerinin de insan hakları savunucuları olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Fransız filozof Michel Foucault, Evrensel Beyanname’nin hazırlandığı yıl olan 1948’de, Sorbonne’da felsefe bölümünü bitiriyordu. O zamanlar kel değildi ve saçı vardı.  Metaforik nihai pasajları “insan”ın yakın zamanda dağılmasını memnuniyetle karşılayan “Kelimeler ve Şeyler” (The Order of Things) ve tarihsel argümanı, modern Batı'nın kendi cezalandırma biçimleriyle daha insancıl ve medeni hale geldiği fikrini çürüten “Hapishanenin Doğuşu” (Discipline and Punish) gibi metinlerin ikonoklastik yani yerleşik geleneklere karşı çıkan anti-hümanizmini henüz geliştirmemişti.


Fransız yapısalcılığının ve post-yapısalcılığının savaş sonrası entelektüel ortamında, yazılarında ve konuşmalarında insanın özü, insanın özerkliği, akıl ve yönelimsellik gibi Aydınlanma nosyonlarına acımasızca saldıran Foucault'dan daha anti-hümanist bir insan zor bulunur. (Belki de bunun en iyi bilinen örneği, 1971'de Hollanda televizyonunda Foucault ve Noam Chomksy arasında televizyonda yayınlanan tartışmadır; burada balıkçı yaka kazağı giymiş bir Foucault, insan doğası ve adalet üzerine pişmanlık duymayan Nietzscheci tezleriyle Amerikalı filozofu açıkça sinirlendirmiştir. Dehşete düşmüş Chomsky daha sonrasında görüşmelerinden şu şekilde söz etmiştir: "Ben bu derece ahlakdışı biriyle hiç karşılaşmadım.”).


Yine de yirminci yüzyılın ortalarının bu Nietzscheci amoralistinin kendisi, yirminci yüzyılın ana ahlaki evrenselci söylemi olan “insan haklarına” destek çıkmıştır. 1970'lerin sonlarında Foucault, mahkumların ve mültecilerin, geylerin ve lezbiyenlerin hakları, intihar hakkı ve hatta bizatihi insan hakları gibi birtakım hakların açık bir şekilde savunuculuğunu yapmıştır. Bu durum onun insan öznelliğini eleştirme projesinden vazgeçtiği ve bunun yerine insan haklarını ahlaki ve evrensel bir değer olarak kabul ettiği anlamına mı gelir? Pek çok insan, onun insan haklarının geç ve sadık bir liberal savunucusuna dönüştüğünü ve yakın geçmişindeki çocukça eleştirel tutumunu bir kenara bıraktığını öne sürdü. Ancak Foucault’nun bu konuya ilişkin kendi açıklamaları buna itibar etmeyi bir nebze zorlaştırıyor: "İnsan haklarını kendi tarihsel gerçeklikleri içinde ele almaya çalışıyorum," diye yazdığı bir yerde, şöyle devam ediyor "bir yandan insan doğası olduğunu kabul etmeyerek".


Foucault’ya kalırsa, evrensel bir insan özü kavramına karşı çıkarken insan haklarının destekçisi olmak mümkündü. İnsan, hümanizmsiz insan haklarına sahip olabilirdi. Bu yüzden, Foucault’nun 1970’lerdeki çalışmalarını yeniden okumaya geri dönmem, hümanizmin olmadığı bir insan haklarının tam olarak neye benzeyebileceğine dair bu bilmeceye bir yanıt bulma amacındaydı. Bu okumalarda, Foucault'nun haklar ve insan haklarına ilişkin açık, olumsal ve gözden geçirilebilir bir siyasi anlayışı savunmak ve ifade etmek için mücadele ettiği ve ahlaki veya normatif meşruiyeti gücün veya politikanın ötesinde evrensel bir insan özü fikrine dayanmayan ustalıklı, iddialı ve son derece ilginç bir çalışma buldum. Onunki, hukukun ve liberal kurumların mevcut kaynaklarından yaratıcı ve radikal bir şekilde karşı koymak için yararlanan, taktiksel ve stratejik bir hak kullanımıdır.


Bunu yaparken Foucault, doğuştan gelen onuru (veya aklı veya çıkarları) evrensel koruma gerektiren, önceden belirlenmiş bir "insan" fikriyle başlamayan, daha ziyade "insanlığın" anlamını ve değerini çok açık olan ve insan haklarının yargılama yetkisi üzerine devam eden ve öngörülemeyen siyasi mücadelelere (diğer şeylerin yanı sıra) yanıt olarak değişen bir şey olarak gören bir insan hakları kavramını benimser. İnsan haklarının neleri içerdiğine ve neleri dışladıklarına dair siyasi mücadeleler, adına bu hakların talep edildiği “insan”ın içeriğini tanımlar.


Pek çok hak teorisyeninin bakış açısından, Foucault’nun insan haklarının “insan” olumsallığı konusundaki ısrarı, onları sağlam bir normatif temelden yoksun bırakır. Ancak Foucault'ya göre, insanlık ve insan haklarının kesin ve kalıcı bir beyanına ulaşırsak, insan haklarının siyasi vaadinin tümüyle tükeneceği açıktır. Foucault geç dönem bir röportajında “Özgürlük veya insan haklarının belirli sınırlarda sınırlandırılması gerektiğini söyleyemeyiz” diye uyarıda bulunmaktadır. İşte tam olarak onu ilgilendiren insanlığın ve insan haklarının anlamını sınırlama iddiasıdır: “Hümanizmden korktuğum şey, her türlü özgürlük için evrensel bir model olarak etiğimizin belirli bir biçimini sunmasıdır. Hümanizm, siyasi gökkuşağının her tarafında dogmatik bir şekilde temsil edildiği için, geleceğimizde hümanizmde hayal edebileceğimizden daha fazla sır, daha fazla olası özgürlük ve daha fazla icat olduğunu düşünüyorum.". Foucault, bu yaratıcı ve politik ruhla, dogmatizminden ziyade icat etme arzusu ile, nihayetinde hümanizmin ne anlama geldiğini bilmeden insan haklarından bahsetme iddiasındadır.


Orijinal metin "Human Rights Without Humanism" başlığıyla 28 Ekim 2015 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden ulaşmanız mümkündür.