Engels, Hukuk ve Diyalektik

Paul O’Connell

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Giriş


Marx ve Engels’in hiçbir zaman kapsamlı bir hukuk, haklar veya devlet teorisi üretmediği iyi bilinen bir gerçektir. En azından Kapital‘deki ve başka metinlerdeki ana akım ekonomi politik eleştirisiyle eşit düzeydeki bir teoriden bahsedemeyiz. Bununla birlikte hukuk, hak ve adalet meseleleri eserlerinde tamamen ihmal edilmemiştir. Marx’ın Yahudi Sorunu Üzerine, Gotha Programının Eleştirisi ve başka metinlerde haklarla ilgilenmesinden; Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökenleri metnine; oradan da Marx’ın Kapital’in birinci cildindeki Fabrika Kanunları hakkındaki tartışmasında tekrardan hukukun yeri ve rolü üzerine tartışmasına kadar bu ikilinin çalışmaları Marksist bir hukuk teorisini bir araya getirmeye başlayabileceğimiz kaynaklarla doludur.


Bu kaynaklardan biri, Engels’in 1890’da Conrad Schmidt’e gönderdiği nispeten kısa ancak içerik olarak zengin mektubudur (modern standartlara göre hala “okuması uzun süren” bir mektuptur).[1] Engels bu mektubunda, geniş Marksist gelenek içerisinden hukuk, devlet ve haklar hakkında yaptığımız tüm tartışmaları aydınlatması gereken üç temel ilkeyi dile getirir. Bunlar (i) hukukun göreli özerkliği; (ii) toplumun ekonomik yapısının hukuku, devleti vb. şekillendirmedeki belirleyici rolü; (iii) ve bu görünüşte iki kutuplu konumların kaçınılmaz bir tamamlayıcısı olarak, sosyal fenomenlerin incelenmesine yönelik diyalektik bir yaklaşıma duyulan ihtiyaç.


Hukukun Göreli Özerkliği


Marksist gelenek, hukuk anlayışında genellikle mekanik olarak karikatürize edilir (veya daha cömert bir şekilde dile getirecek olursak yanlış anlaşılır). Çoğu zaman Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı ünlü önsözündeki[2] ifadelerinin yüzeysel bir şekilde okunmasından yola çıkan birçok kişi, Marksizmin, bir yanda hukukun basite indirgenmiş tekabüliyetini, diğer yanda hüküm süren ekonomik ilişkileri ve baskın ekonomik çıkarları öne sürdüğünü iddia eder. Bu kabule göre, yirminci yüzyılın sonlarında Nicos Poulantzas ve diğer düşünürlere kadar Marksist gelenek, hukukun kapitalist toplumdaki rolüne ilişkin daha karmaşık bir anlayış geliştirmemiştir.


Engels’in Schmidt’e yazdığı mektubun gösterdiği gibi, hiçbir şey gerçeklerden daha uzak olamaz. Bu mekanik karikatürün tersine, Engels şunları yazmıştır:


“modern bir devlette hukukun yalnızca genel ekonomik duruma uygun düşmesi ve bunun ifadesi olması yeterli değildir; hukuk aynı zamanda kendi içinde tutarlı ve iç çelişkiler yüzünden kendi kendini sıfırlamayacak bir ifadeye de sahip olmalıdır. Bu amaca ulaşılması için ekonomik koşulların doğru bir biçimde yansıtılması gitgide güçleşir. Bu ne denli böyle olursa, bir yasanın bir sınıfın egemenliğinin düpedüz, eksiksiz, katışıksız ifadesi olması, o denli seyrek görülür; böyle bir durum “adalet kavramını” zedelemiş olurdu… “hukuktaki gelişimin” izlediği yol büyük ölçüde önce, ekonomik ilişkilerin yasal ilkelere doğrudan dönüştürülmesinden doğan çelişkileri yok etme ve uyumlu bir yasa sistemi kurma çabasını, sonra da bu sistemi, daha ileri çelişkilere sürükleyen daha büyük ekonomik gelişmenin etkisi ve zorlaması ile onda durmadan yaratılan bozulmaları içerir”.


Engels burada, hukukun salt egemen ekonomik çıkarların bir yansıması olmadığını (başka bir deyişle temelin üzerinde yükselen mekanik bir üstyapı olmadığını) açıkça belirtir. Bunun yerine, hukuk ve hukuki muhakemeyi, bir dereceye kadar kendilerine ait bir yaşama sahip olgular olarak kavrar.


Bu kavrayışa göre hukuk, egemen ekonomik ilişkilerle yakından bağlantılı, ancak kendi mantığını ve rasyonalitesini koruyan ideolojik bir alan olarak gelişir. Dolaysız, spesifik ekonomik çıkarlardan bir dereceye kadar özerktir (yani “görece özerk”). Sınırlı olarak, marjinalleştirilmiş ve sömürülen kitlelerin çıkarlarıyla (Fabrika Kanunlarında olduğu gibi) ilgilenmeye ve bu çıkarları karşılamaya ve ayrıca kendi varsayılan yüksek ideallerine daha yakın olmaya itilebilir.


Altyapıya Dönüş


Ancak Engels, hukukun kapitalizm altında bir dereceye kadar özerk olduğunu kabul etse de tarihsel materyalizmin temel önermesini yineler: Son tahlilde, ekonomik ilişkiler hukuku, hakları ve devleti şekillendirir ve yapılandırır. Hukukun hem biçimine hem de içeriğine nihai ufuklar dayatırlar ve aralarında mülkiyet haklarının üstünlüğü, kapitalist sınıf iktidarının yalıtılması ve statükonun ideolojik olarak meşrulaştırılması gibi belirli yapısal eğilimler tarafından işaretlenirler.


Engels’in belirttiği gibi, toplumsal iş bölümü yukarıda belirtilen türde bir göreli özerkliği doğursa da ekonomik ilişkiler üstünlüğünü korumaya devam eder:


“Toplumsal ölçekte iş bölümünün olduğu yerde, çeşitli bölümler karşılıklı olarak bağımsız hale gelir. Üretim, son tahlilde, belirleyici faktördür. Ancak ürün ticareti fiili üretimden bağımsız hale gelir gelmez, ticaret, genel olarak, kuşkusuz üretim tarafından dikte edilen ancak spesifik durumlarda ve bu genel bağımlılık çerçevesinde kendi başına bir trend izler. Dolayısıyla kendi yasalarına, bu yeni faktörün doğasına içkin yasalara itaat eder; kendi evrelerine sahip ve bu nedenle üretim trendine göre tepki veren bir trenddir.”


Hukukun, içerdiği hakların ve bunları uygulamaya koydukları devlet kurumlarının kendilerine has bir mantığı vardır ve hukukla uğraşanların (ya da hukuk ağına takılanların) yeniden üretmeye çalıştıkları gelenek ve pratikleri geliştirirler. Ancak bu özerklik ufku, temel olarak sosyal ve ekonomik yeniden üretim ilişkileri tarafından şekillendirilir.


Bu son gerçeği gözden kaçırmak şeyleşmeye – ve, bizim amaçlarımız için, ana akım hukukbilim, politik teori vb. üzerinde çeşitlemelere yol açar. Bu alandaki öncüler (hukukçular, akademisyenler ve Hart’ın “içsel bakış açısı”na hapsolmuş diğerleri) hukukun ve devlet gücünün göreli özerkliğini birincil olarak görürler ve ekonomik üretim ilişkilerinin dayattığı yapıyı gözden kaçırırlar. Yine Engels’i dinleyecek olursak:


“ekonomik ilişkilerin, hukuki ilkeler olarak yansıması da kaçınılmaz olarak baş aşağıdır: Bu yansıma, ilgili kimse farkında olmaksızın sürer gider. Hukukçu, a priori önermelerle iş gördüğünü sanır, oysa gerçekte bu önermeler sadece ekonomik yansımalardır; böylece her şey baş aşağıdır. Bu tersine çevrilme fark edilmeden kaldığı sürece, bizim ideolojik görüş dediğimiz şeyi oluşturuyor, ekonomik temel üzerinde etkili oluyor ve onda belli sınırlar içerisinde bir değişiklik yapabiliyor.”


Bu nedenle, bu yoğun, içerik olarak zengin mektupta Engels, kapitalizmde hukukun, devletin ve hakların doğasına ilişkin, hem hukukun göreli özerkliğini hem de hüküm süren üretim ilişkilerinin nihai olarak yapılandırıcı rolünü kabul eden kompleks bir anlayışı ortaya koyar. Engels’in bu mektupta vurguladığı üçüncü bir kilit nokta olmasaydı, bu görüşlerin kombinasyonu Donkişotvari görünebilirdi: Diyalektik-materyalist analize duyulan ihtiyaç.


Diyalektiğin Dansı


Marksist geleneğin başlıca başarılarından biri, diyalektik materyalizmin bir analiz ve araştırma metodu olarak geliştirilmesidir – Hegelci idealizmden arındırılmış ve sosyal dönüşümün hizmetinde maddi dünyada işe koyulmuştur. C. L. R. James’in zamanında ifade ettiği gibi:


“[b]ugün tüm düşünürler; tüm destek ve referans noktaları ortadan kalkmışken, sarhoş insanlar gibi el yordamıyla ayakta kalmaya çalışırken, tam bu noktada, gücü ve değeri hiçbir zaman hâkim kargaşada olduğu kadar büyük olmayan bir silahımız [diyalektik materyalizm] var.”[3]


Benzer bir şekilde Lukács, diyalektik ve çelişkinin Marksist geleneğin kalbinde yattığını öne sürer.[4] Katı Aristotelesçi mantığın aksine diyalektik-materyalist muhakeme, Marksist sosyal ilişkiler analizinin özünü oluşturur. Gerçekten de James, “bu temele dayanmadıkça Marksizm ile uğraşmanın imkânsız olduğunu” iddia edecek kadar ileri gider.[5]


Aynı şekilde Engels, Schmidt’e yazdığı mektupta diyalektik muhakeme ve kavrayışın önemini vurgular. Engels bazı eski akranlarının argümanlarını sert bir biçimde reddederken şunu ileri sürer:


“bu beylerde eksik olan diyalektiktir. Onlar, her zaman, burada sadece neden, orada yalnızca sonuç görüyorlar. Bu boş bir soyutlamadır, böyle metafizik zıt kutuplaşmalar gerçek dünyada ancak bunalım sıralarında olur, oysa o engin süreç karşılıklı etkiler biçiminde -hiç de eşit olmayan güçlere karşın, ekonomik hareketin en güçlü, en ilksel, en belirleyici oluşuyla- sürer gider; bu gelişmede her şey görecedir ve hiçbir şey mutlak değildir; bunu onlar asla göremiyorlar. Onlara kalırsa Hegel hiç yaşamadı.”


Diyalektik analizin eksikliği – sosyal düzenin tüm unsurlarının bütünlüğünün ve karşılıklı ilişkilerini ele alan ve çelişkinin merkezinden kaçmayan bir analiz – bizi sosyal fenomenlerin gerçek karakterine ve karmaşıklığına karşı kör eder.


Bunun yerine, mevcut amaçlar için hukuk anlayışımızı gerçek çelişkilerin doğasının takdirine dayandırmalıyız. Örneğin, hukuk ve haklar nasıl hem kurucu olabilir hem de mevcut sosyal ilişkilerin sisteminin yönlerine bazı mütevazı sınırlar getirebilir? Devlet nasıl hem görece özerk hem de burjuvazinin işlerini yönetmek için bir komite olabilir? Kısacası, diyalektik bir kavrayış, sosyal ilişkilerin karmaşık gerçekliğini ve kapitalist toplumda hukukun doğasını ve rolünü takdir etmemize yardımcı olabilir.


Sonuç


Kapitalizmin yapısal krizi genişlemeye devam ettikçe ve sistemin indirgenemez çelişkileri dünyanın dört bir yanındaki çoğu insanın hayatını boğmaya devam ettikçe, Marx’a ve Marksist geleneğe olan ilgi artmaya devam edecek. Bu, hepimize Marksist gelenekte iyi olan her şeyi kazma ve yenileme yükümlülüğünü dayatır ve onu değiştirmek amacıyla etrafımızdaki dünyayı anlamamıza katkıda bulunur. Bu sürecin bir parçası olarak, Marksist hukuk, devlet ve haklar teorilerini yeniden düşünme projesi; Marx, Engels ve diğer düşünürlerin eserlerini yeniden gözden geçirmekten ve onların değerli kavrayışlarını bugün karşı karşıya olduğumuz zorluklara uygulamaktan fayda sağlayacaktır.


Orijinal metin "Engels, Law and Dialectics" başlığıyla 12 Kasım 2017 tarihinde Legal Form sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişebilirsiniz.


[1] Frederick Engels’ten Conrad Schmidt’e, 27 Ekim 1890, Marx-Engels Collected Works, vol. 49 (London: Lawrence & Wishart, 2010) içerisinde 57; başka bir çevirisi aşağıdaki linkte de mevcuttur: https://www.marxists.org/archive/marx/works/1890/letters/90_10_27.htm.

[2]  “‘Preface’ to A Contribution to the Critique of Political Economy” [1859], Karl Marx, Later Political Writings, ed. Terrell Carver (Cambridge: Cambridge University Press, 1996) içerisinde 158 başka bir çevirisi aşağıdaki linkte de mevcuttur: https://www.marxists.org/archive/marx/works/1859/critique-pol-economy/preface.htm.

[3] C. L. R. James, “Education, Propaganda, Agitation” [1944], Martin Glaberman (ed.), Marxism for Our Times: C. L. R. James on Revolutionary Organization (Jackson: University Press of Mississippi, 1999) içerisinde 4, 33.

[4] Georg Lukács, Lenin: A Study in the Unity of His Thought (London: New Left Books, 1970 [1924]), 18.

[5] C. L. R. James, “Marxism For Our Times” [1963], Martin Glaberman (ed.), Marxism For Our Times: C. L. R. James on Revolutionary Organization (Jackson: University Press of Mississippi, 1999) içerisinde 43, 44.