Devletin Marksist Analizi Üzerine Notlar

Dimitrios Kivoditis

Çev.: Emek Ilgaz


1


Bu yazı burjuva devleti ile ilgili. Marksist analizle ilgili, özellikle teori ve praksisin diyalektik birliği ile ilgili genel bir noktayla başlayalım. Bir birey için “Marksist analizle uğraşıyorum” demek, söz konusu analizin toplumsal değişime odaklanması gerektiği anlamına gelir. Bu ayrıca teorik inceleme nesnelerinin, yani sosyo-ekonomik ve ayrıca hukuki-politik süreçlerin, sürekli bir değişim sürecinde olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Aynısı teorinin kendisi için de geçerlidir. Teori yeni durumlara uygulanmalıdır, ancak belki de başka bir yaklaşım sunarak, belki de genelde ihmal edilen yerlere odaklanarak aynı zamanda onları aydınlatmak için eski problemlere de uygulanmalıdır. Ve tarihsel süreçlerin yorumlanmasına devamlı teori geliştirerek ve uygulayarak mevcut çıkmazı analiz etmek için kendimizi daha iyi bir konuma yerleştirebiliriz.


Marksist hukuk ve devlet analizini daha öteye taşımak için çok önemli bir anlayış olarak gördüğüm burjuva refah devleti yapısını bu temelde tartışıyorum. Refah devleti yapısında, sosyal haklar tanınmakta ve işçi hakları (örneğin grev hakkı ve toplu sözleşme hakkı) anayasal olarak güvence altındadır. Tarihsel olarak refah devleti, işçi sınıflarının yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle sonuçlanan kurumsallaşmış sosyal hizmetlerin genelleştirilmiş sistemlerinin girişine başkanlık etti.


Bu biçimin Marksist bir analizi şu faktörleri hesaba katacaktır: İkinci Dünya Savaşı sonrası sermaye birikimi süreci ve sınıf karşıtlıklarının ve toplumsal çelişkilerin yoğunlaşmasını önlemek için altyapıya daha fazla yatırım yapan ve iç piyasaları canlandıran Keynesçi veya devlet tekelci politikalara duyulan ihtiyaç. Aksine, pek çok analizde bu devlet yapısının kapitalist doğası ya da benimsenmesine yol açan nedenlerden ziyade ilerici doğasına vurgu yapılmaktadır. Bu analizlerin merkezi demokrasi meselesidir. Sosyal hakların ve işçi haklarının anayasallaşması süreci, demokratik ilkenin endüstriyel ilişkilere yayılmasından dolayı özünde ilerici bir süreç olarak görünmektedir.


Weimar devlet yapısının deneyimi burada aydınlatıcıdır. Weimar Anayasası ve Weimar devlet yapısı İkinci Enternasyonel’in önde gelen partilerinden biri olan Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından desteklendi. Weimar Anayasasının deklare edilen amacı, en azından Sinzheimer ve Kahn-Freund gibi önde gelen isimler tarafından karakterize edildiği gibi, demokrasiyi ekonomik ilişkilere yayarak sermaye ve emek arasındaki güç dengesizliğine değinmekti. Onlara göre, demokratik ilke ekonomik alana yayılmazsa el işçileri özgürleşmeyecekti. Onların görüşüne göre Weimar, daha sonra sermaye ve emek arasındaki güç dengesini devam ettirebilecek bir dizi sosyal hakkı ve işçi haklarını anayasallaştırmaya çalıştı.


Ancak bu güç dengesi devam ettirilemedi. Bunun nedeni, dengesizliğin kökenlerinin hiçbir zaman ele alınmaması veya tartışılmamasıdır. Marksist bir analiz, üretim alanındaki temel çelişkiyi, yani bir yanda toplumsallaşmış bir emek süreci ile diğer yandan üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki temel çelişkiyi tespit edecektir. Weimar Anayasası, hiçbir zaman üretim araçlarının özel mülkiyetine dair bir tehdit olmadı. Bu anlamda, Weimar devlet yapısının kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretimine katkıda bulunduğu Althusseryan bir tutumla tartışılabilir. Büyük Buhran’ın ardından artı değeri çıkartmak için artan sömürü ve koşulların yeniden üretimi ihtiyacı ortaya çıktığında devlet bu koşulları yeniden üretebilmek için farklı bir biçim almak zorunda kaldı: Daha saldırgan ve otoriter bir biçim, Nazi biçimi.


2


Devlet ve hukukun pozitifliği sorunu (ya iş hukuku ya da refah devleti yapısında yahut hâkim olunan sınıfların üyelerinin haklarını yaptırıma bağlayan adli bir karar yapısında bile) Marksistler için zor bir problem olmuştur. Poulantzas’ın devletin hakimiyet altındaki sınıflar için benimsediği pozitif önlemler problemine ilişkin incelemesinin, onu devleti “bir ilişki ya da daha açık biçimde mücadele eden sınıflar arasındaki bir iktidar ilişkisinin yoğunlaşması” olarak tanımlamaya iten şey olduğu iddia edilebilir.[1] Araçsalcı devlet anlayışını reddeden Poulantzas, devletin “sermaye gibi” “güçler ilişkisi ya da daha açık biçimde sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki böyle bir ilişkinin maddi yoğunlaşması” olarak görülmesi gerektiğini iddia eder.[2]


Elbette refah devletinin Poulantzasçı analizi göreli özerkliği vurgulayarak Marksist devlet teorisini geliştirdi. Devlet, “pozitif bir tarzda, yaratarak, dönüştürerek ve gerçeği sağlayarak” hareket eder.[3] Bu sebepten hukuk, ‘’ sadece kandırmak ve gizlemekle ya da yalnızca insanları harekete zorlayarak ya da hareketi yasaklayarak baskı altına almakla kalmaz, aynı zamanda hakimiyet altındaki sınıfların belirli ayni haklarını düzenler ve yaptırıma bağlar; ve halk mücadelesiyle egemen sınıflara empoze edilen maddi tavizlerin içerisine kaydedilmiştir”.[4]


Böylelikle bir soru ortaya çıkıyor: Devlet çalışma gününü sınırlandırmak ve düzenlemek için yasalar çıkardığında ya da hakimiyet altındaki sınıfların üyeleri için pozitif haklar tanıdığında sınıf karakterini yitiriyor mu? Devlet eğer güçler ilişkisinin bir yoğunlaşması ise bu, o güçlerin mücadelesine ilgisiz kaldığı anlamına mı gelir? İkisi arasında tarafsız mı? Dimitris Kaltsonis, bu soruyu Poulantzas’ın tanımına uygun bir biçimde yanıtlıyor:


“Tarihsel geçiş dönemleri dışında herhangi bir güç ilişkisi baskın bir tamamlayıcı öge içerir. Nihayetinde, hem ekonomik hem de politik düzeyde iktidar tekelini elinde tutan sosyo-ekonomik ve politik bileşeni kapsar. Sonuç olarak, kuvvetlerin karşılıklı ilişkisinin hukuki üstyapı üzerindeki herhangi bir yansıması mutlak sınırını burada bulur: temel bileşenin yani hâkim sınıfın, onun devletinin ve hukuk sisteminin yerini alamaz. Alt sınıfların herhangi bir entegre yasama zaferleri her zaman ikincildir. Baskın olan ekonomik ve hukuki-politik sistem onları tamamen sindirir.”[5]


Devlet ve hukukun yalnızca hâkim sınıfın çıkarlarının yansıması olduğunu varsaymak yanlış da olsa, bu varsayımın yanlışlığından devlet ve hukukun, daha liberal ya da demokratik bir biçim aldıkları ya da baskın olmayan sınıflar için pozitif önlemler aldıkları için sınıfsal karakterlerini değiştirdiği sonucunu çıkarmak da eşit derecede yanlıştır. Devlet, sosyo-ekonomik çelişkilerin (yani sınıf mücadelesi ve sınıfın içindeki çatışma) somut yoğunlaşma düzeyine bağlı olarak farklı formlar alır. Bununla birlikte bu formlar, sınıf hakimiyetinin yeniden üretiminde ve üretim koşullarında devletin temel özelliklerini barındırır. Poulantzas kendi devlet tanımında ikincisinden çok ilkine odaklanıyor gibi gözüküyor.


Devletin hala bir sınıf devleti olarak anlaşıldığı yani kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretimine katkıda bulunmada bir sınıf fonksiyonuna hizmet eden bir devlet olarak algılandığı sürece devletin sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin maddi yoğunlaşması olduğunu ileri sürmek doğrudur. Sınıf kurumlarıyla birlikte bu sınıf devleti, öncelikle hakimiyet altındaki sınıfların çıkarlarını yansıtacak biçimde tasarlanmamıştır. Kapitalist devletin bu tür çıkarları düşünmesi ve böylece hakimiyet altındaki sınıflara haklar tanıması ancak bu haklar yeniden üretim sürecine hizmet ettiği ölçüde gerçekleşir. Eğer yapmazlarsa bir köşeye atılabilirler. Savaşlar arası Almanya’da refah devleti formunda durum böyleydi ve bugünkü refah devleti formunda durum böyledir. Devletin görece otonom olduğu ve kuvvetlerin maddi bir şekilde yoğunlaştığı önermesi ile devletin bir dizi sınıf aygıtları olduğu önermesi bağdaşmaz. Aslında devlet bir sınıf devleti olduğu için görece otonomdur ve görece otonom olduğu için bir sınıf devletidir.


3


Tüm bunlar göz önüne alınınca muhtemelen “Marksist” diktatörlük kavramını yeniden ziyaret etmemiz gerekiyor. Sınıf diktatörlüğü olan Marksist diktatörlük, sosyo-ekonomik süreçlerle birlikteliklerinde hukuki-politik süreçlere başvurur. Aslında vurgu ikincidedir. Bazı burjuva hükümet yapıları görece daha liberal olabilirken diğerlerinde otoriter unsurlar daha baskın olabilir. Ancak ikisi birlikte kapitalist ilişkilerin temel durumlarını yeniden üretirlerse burjuva devletinin iki farklı yapısından söz edemez miyiz? İki farklı burjuva diktatörlüğünden mi yoksa? Bana göre bu indirgemecilik değildir. Liberal yapı, her ikisinin de burjuva diktatörlüğünün yapıları olduğu ileri sürüldüğünde otoriter biçime indirgenmez. Başlangıç noktası iki yapı arasındaki farktır. Ancak karar verme şekline (ister demokratik olsun ister otoriter olsun) ne kadar dikkat edilirse bu karar verme şekli tarafından yeniden üretilen sosyo-ekonomik ilişkilere de eşit vurgu yapılmalıdır.


Marksist teoriyi burjuvazi teorisinden ayıran nedir? Hukuki-politik kurumları ve süreçleri, sosyo-ekonomik olanlarla bütünlük ve çelişkili gelişme içinde inceler incelemesidir.  Marksist diktatörlük kavramı bunun muhteşem bir örneğidir. Soyut bir “demokrasi” talebi Marksist bir bakış açısından anlamsız kalır. Avrupa Birliği gibi kapitalist oluşumların iktidar, mülkiyet ve üretken ilişkilerden söz edilmeden demokratikleştirilmesi çağrısı yapmak problematiktir. Ve radikal demokratik potansiyel için referandumlar gibi eleştirel olmayan burjuva kurumlarını ve mekanizmalarını kutlamak eşit derecede sorunludur.


Bunun yerine Marksist teorinin katkıda bulunabileceği şey, kapitalist üretim tarzında burjuva kurumlarının rolünün ve “kamusal” gücü kullanmanın farklı yollarının bir analizidir. Bu noktadan bakıldığında, sadece otoriter ve anti-demokratik karar alma biçimlerine ya da bu nedenle sık sık uyum sağladıkları neo-liberal politikalara değil, aynı zamanda bu yasal formların ve politikaların yeniden üretmeye çalıştığı güç, mülkiyet ve üretken ilişkilere itiraz etmek de mümkün hale gelir. Ayrıca tam anlamıyla anti-kapitalist bir alternatife duyulan ihtiyacı vurgulamak da mümkün hale gelir.


Orijinal metin “For A Marxist Analysis of the State” başlığıyla 13 Kasım 2017 tarihinde Legal Form sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] Nicos Poulantzas, The Poulantzas Reader: Marxism, Law, and the State, ed. James Martin (London: Verso, 2008), 283.

[2] Nicos Poulantzas, State, Power, Socialism (London: Verso, 2000 [1978]), 128.

[3] Poulantzas, State, Power, Socialism, 43.

[4] Poulantzas, State, Power, Socialism, 84.

[5] Dimitris Kaltsonis, Law, Society, Classes [in Greek] (Athens: Modern Times, 2005), 31 (orijinal vurgu).