Dünyanın Gençliğine Döndürülmesi

Bouventura de Sousa Santos

Çev.: Emek Ilgaz


Sosyal yaş, fizyolojik yaş ile tutarlı değildir. Fakat tutarsızlığın derecesi; sosyal bağlamı ve onu kuşatan diğer kolektif koşullar dahil olmak üzere tarihsel döneme göre farklılaşır. Aynı şey toplumlar için de geçerlidir. Şu an içinde yaşadığımız endüstrileşmiş dünya, 1980’lerde hızlıca yaşlanmaya başladı.


Kişisel yaşamınızda yaşlanma, sosyal yaştan çok fizyolojiktir. Sosyal yaş; yeniyi gelecek, bir görev ve hâlâ deneyimlenecek bir şimdiki zaman olarak düşünme, hissetme ve yaşama kapasitenizle ters orantılıdır. Geçmişin tekrarlarına değil geleceğe götüren sürekli yeni başlangıçların bir deneyimiymiş gibi yaşama kapasiteniz kadar gençsiniz – keşfedilmeyi bekleyen haritalar ve seyahat edilmeyi bekleyen yollar, her zaman risk almaya, bilgisizlikleri kabul etmeye ve yeni zorluklara yanıt vermeye hazır.


Gelecekten bir beklenti, “henüz değil”, gecikme ya da etki olarak bahsediyorum. Başka bir zaman diliminde değil şimdide yaşadığınızın, geleceğin her daim tamamlanmamış bir şimdi olduğunun, bir görev olarak şimdi olduğunun, şahsen sorumlu olduğunuz bir olay olduğunun farkında olduğunuz görülüyor. Bir geleceğe sahip olmak, şimdiki zamanınızın sahibi olmaktır. Aksine dünyanın ne beklemeniz gerektiğine zaten karar verdiği ve sonuç olarak geleceğin size kapalı olduğu inancıyla hayatınızı ne kadar çok yaşarsanız, o kadar yaşlısınızdır. Böylece yaşlanma, sanki her tekrar benzersiz ve tekrarlanmazmış gibi tekrarlama üzerine yaşamak veya tekrar eden yaşamadır. Günleriniz sanki anlamsız günlük yürüyüşlerle geçen günler gibi geçer.


Tekrarlama üç farklı yolla yaşanabilir: 1) sanki geçmiş, günlük rutinlerin ve haberlerin neredeyse doğruladığı (aging by living death) ebedi bir şimdiymiş gibi; 2) sanki geçmiş geçmişte kalmış ve ardında sadece kart oyunlarının, televizyonun veya keyifsiz konuşmalarının bir kaçış sağlayabileceği (aging by dead living) anlaşılmaz bir boşluk bırakmış gibi; ve son olarak 3)hem geçmiş hem gelecek eşit derecede erişilemez üstesinden gelinemez bir paniğe neden olur ve bunun için sadece alkol, uyuşturucu, spor salonu, kilise veya terapi ile vücudun aşırı israfının bir kaçış sunabilir (aging by life without death).


Üretilmiş ve bilgisayarla işlenmiş bedenlerden oluşan toplumlarımızda, hem kamu hem de özel servisler, tekrarın tekrarı ile uğraşmada ciddi zorluklarla karşılaşanlara yardım sağlamak için yaratılmıştır. Nihayetinde, çürümenin normalleşmesinden bahsediyoruz. Bu toplumlarda yaşlanma, her zaman harcanmış veya harcanmamış, kronik bir enerji tükenmesinin sonucudur. Uzun zamandır oyun sahnelenmemiş veya ilk provayı dahi görmemiş olsa da yaşamın tiyatrosunun kapısındaki kapalı gişe tabelasını inançla sergilemekten ibarettir.


İlk iki yaşlanma biçimiyle ilgili olarak amaç, geçmişe sanki hiç geçmemiş gibi yatırım yapmaktır. Gitgide artan birlikte yaşlanma hizmetlerinin pazarlanmasından oluşmaktadır. Etkin olma eğilimindedirler çünkü tekrarın bulunuşu, buluşun tekrarını kurnazca gizler. Altında yatan fikir, ne kadar dayanılmaz olursa olsun yaşlanma deneyiminin paylaşıldığında daha dayanılabilir olmasıdır. Üçüncü yaşlanma biçimine gelince, aranan şey geçmişin her yerde bulunması değil, geçmişin hiçbir yerde bulunmaması veya geçmişin mutlak yokluğu, geleceğin henüz burada olmayan kötü haberler ile yaşayanlara musallat olmaktan kurtulduğu sonsuz bir şimdidir. Bunlar gençleştirme yoluyla yaşlandırma teknikleridir. Bunlar F. Scott Fitzgerald’ın başkahramanı yaşlı bir adam olarak doğup ardından büyürken gençleşen ve bir bebek olarak ölen aynı adlı kısa öyküsüne dayanan ‘The Curcious Case of Benjamin Button’ filminin ardındaki metaforun değiştirilmiş bir versiyonunu oluşturuyor. Gençleştirme yoluyla yaşlandırma tekniklerine göre, Amerika’nın güneyindeki küçük kasabanın tren istasyonundaki geriye doğru hareket etmek yerine durur ve bununla birlikte zaman da durur.


Yukarıda söylediğim gibi şu anda yaşadığımız sanayileşmiş dünya 1980’lerde hızla yaşlanmaya başladı. Birdenbire kendini kapattı ve içinde yaşadığımız adaletsiz, ırkçı ve cinsiyetçi kapitalist topluma alternatif olmadığını söyleyen yeni sağduyu evimize pizza servisinden veya UberEats’ten daha hızlı girdi, ortaya çıkan sosyal ağlar ve punditokrasinin hazır bilgeliği haberlerle ve ortaya çıkan sosyal ağlarla yayıldı. Kolektif yaşamın yeni deneyleri ve beklentileri sonsuza dek gözden düşmüştü, dünya doğası gereği adaletsizdi, zenginler hak ettikleri için zengindi ve fakirler her şeyde fakirdi, ama özellikle yargıda noksan yaşamak zorundaydın, hatta piyasa rasyonalitesini, rekabetçi bir toplumda onu en az başarabilenlerin yaşaması gereken devletin mantıksızlığıyla değiştirerek bunu hafifletmeyi başarsanız bile. İngiliz başbakanı Margaret Thatcher, geleceğin ölümünü ilan etmede rakipsizdi: “There is no alternative” [Alternatif yok] – kötü şöhretli TINA. Ardından Francis Fukuyama, 1831’de ölen Friedrich Hegel’in, tarih felsefesinin böylesine geniş bir yorumuna karşı çıkamayacağı gerçeğinden yararlanarak ölümü Batı Toplumunun nihai zaferi –“tarihin sonu” – haline getirdi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla yıkılan betonarme, dünyanın dört bir tarafında inşa edilen geleceğin bin adet mezarlığında yeniden güçlendirildi. Ve aslında bu kadar çok geleceği gömmek için birçok kişiye ihtiyaç vardı.


Bu günlerde dünyanın yaşlanmasına dair bu başlıca prosedür ağırlıklı olarak yukarıda bahsedilen ilk yaşlanma formu olan aging by living death ile temsil edilmektedir. Ancak diğer iki yaşlanma biçiminde de mevcuttur. Aging by dead living, geçmişin bıraktığı boşlukta çalışan ve onu başka bir dünyada görkemli bir gelecek şeklinde yeniden canlandırmayı vaat eden fundamentalizmlerin tercih ettiği yaşlanma biçimidir. Bu yaşlanmanın destekçileri için, şimdiki yaşamımız öldü ve tarihin saatleri geriye doğru hareket etmeye başlayıncaya veya tüm saatler sonsuzluğun son saatinde çarpmaya başlayıncaya dek dirilmeyecek. Adaletsizlik için sosyal sorumluluk alınmaz. Tek suçluluk acı çekmektir, tek çözüm bu suçu örtmektir.


Üçüncü yaşlanma formu (aging by life without death), dünya tiyatrosunun farklı ve daha iyi bir gelecekte perdeyi indirdiği dönemin başında doğan Y kuşağı arasında baskın olan biçimdir. Bu, yaşlı doğmaya mahkûm bir nesildi. Geleceğin geçmişinden yoksun olarak doğdular çünkü o zamana kadar bir alternatif kavramı ufuktan kaybolmuştu. Bu nedenle, farklı ve daha iyi bir gelecek umudunu ellerinden alan adaletsiz bir sistemi devirmek hiçbir zaman akıllarına gelmedi. Amaçları, sistemin sınırları içinde bireysel başarıya ulaşmaktı. Büyük çoğunluğun asla ulaşamayacağı bir zafer umuduyla zamanı, hakları, boş zamanı ve zevki kurban ettiler. Sistemin içinden sistemi yenmek istediler. Sistemin onları daha etkili bir biçimde yenmek istediği tek şey buydu. Bu nesil şu anda üçüncü yaşlanma formunda (life without death) ağır basmaktadır.


Yaşlanma stratejilerinin jeopolitiği ayrıntılı olarak analiz edilmeyi hak ediyor ama bunu yapmanın yeri burası değil. Şimdilik, dünyanın tekdüze yaşanmadığını ve çeşitli yaşlanma biçimlerinin gezegene eşit olarak yayılmadığını akılda tutmak yeterli olsun. Çoğunlukla kuzey yarımkürede insanlar paradoksal bir biçimde yaşlı görünmeden daha uzun yaşamak istemeye başladı. Burada belirtmek istediğim nokta dünyanın yaşlanma sürecinin geri döndürülemez olmaktan çok uzak olduğuna dair açık işaretlerin ortaya çıkmasıdır. Yukarıda dediğim gibi yaşlanmayı aldatmanın bir yolu olan gençleşmeden bahsetmiyorum. Gençleşmeden yani farklı bir geleceğe inanmaya ve bunun için kavga verme kapasitesine geri dönmekten bahsediyorum. Şimdinin sonsuz tekrarını reddetmekten bahsediyorum çünkü tekrarlama bizi dosdoğru uçuruma çekiyor. Barbarlıkla hiçbir ilgisi olmayan bir yeniliğe özlem doğuyor çünkü barbarlık zaten bulunduğumuz yer.


Dünyanın her yerinde her fizyolojik yaştan insan ortaya çıkıyor çünkü daha önce de belirttiğim gibi, fizyolojik farklılıkların yaşlanması veya gençleşmesi söz konusu olduğunda psikolojik farklılıkların hiçbir önemi yok. Şili’den İtalya’ya, Lübnan’dan Hindistan’a, genç ve yaşlıların toplanmasını, tekrar politikaları ve tekrar politikacılarına karşı dünyanın sokaklarını ve meydanlarını doldurduğunu düşünün. Onlar, yeni isyancılar, yaklaşan ekolojik felakete, skandal zenginlik konsantrasyonuna, demokratik kurumların anti-demokratlar tarafından gasp edilmesine, sözde rasyonel pazarların mantıksızlığına, mahremiyetimizin ve yakınlığımızın devasa boyutlarda çalınmasına, yeni soyguncu baronlar olan Google, Facebook, Amazon veya Alibaba, denizde, ormanda veya çölde öldürülen veya başka bir şekilde toplama kamplarında tutulan göçmenlerin ve mültecilerin acılarına büyük kayıtsızlığına, sanki Auschwitz sadece zalim bir hatıraymış gibi iyinin kötülüğe karşı kazandığı zafer sayesinde şimdi arkamızda olanlara hayır diyenlerdir.


Her zaman dünyanın yaşlanmasından faydalanan sağcı politik güçler küstah olarak adlandırdıkları şeye korkuyla haykırıyorlar, sanki genç ve yaşlıların gençliğe döndürmek adına sokaklara dökülmesine neden olan şey bir küstahlık değilmiş gibi…


Aynı güçler, hiçbir önerinin olmadığını – başka bir deyişle, mümkün olan yeniliklerin sadece fark ettikleri yenilikler olduğunu iddia ediyorlar. Fakat gerçek şu ki teklifler var. Hindistan’dan Şili’ye, baskı güçleri ve siyasi partiler, gençliğe döndürmeyi böylesine bol bir anayasal yazının ölü mektubuna karşı hareket ettiren öfke duygusuyla karşı karşıya. Çok uluslu kurucu meclis teklifleriyle karşı karşıya kalıyorlar. Doğa dostu ekonomide bir uygulama olarak verimli ve ücretsiz toplu taşıma hizmetleri teklifleriyle karşı karşıya kalıyorlar. Ancak en başta, ulusal, kültürel, dini ve cinsel farklılıkların kutlanması, kapitalizm, sömürgecilik ve ataerkillikten arındırılmış yerel alternatifler arayışı ve köylü, yerli, aile, feminist ve topluluk temelli ekonominin kooperatif formları arayışıyla karşı karşıya kalıyorlar.


Dünya gençleştikçe, dünyanın yaşlanmasına neden olan ve onun sürekliliğini sağlayan endüstriye dönüştüren güçler, kendilerini kendi küstahlıklarının ortaya çıkardığı küstahlıkla karşı karşıya bulacaktır. Hiç yaşlanacaklar mı?


Orijinal metin, “The De-Aging of the World’’ başlığıyla 14 Ekim 2020 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.