Bir Propaganda Aracı Olarak Sovyet Mahkemeleri

Anna Lukina

Çev.: Yusuf Enes Karataş


“Sovyet mahkemeleri, her şeyden önce, kamunun dikkatini ahlaki bir etki ve otoriteye sahip olduğuna ikna etmeli, bunu kanıtlamalı ve halkı buna tabi kılmalıdır.”

Andrei Vyshinskii, “Theory of Evidence in the Soviet Law” (1946)


Sovyet mahkeme prosedürünün, özellikle 1930’larda, usulsüzlük, yargının bağımsız olmaması ve adil olmayan sonuçlarla karakterize edilebileceği iyi bilinen bir gerçektir. Bununla birlikte, bu hukuki kurumların neden korunduğu ve görünürde saygı gördüğü belirsizliğini koruyor. Marksist-Leninist felsefenin özü, 1920’lerin başındaki ve devletin ve bunun sonucu olarak hukukun ‘sönümlenmesini’ savunan Pashukanis ve Krylenko gibi hukuk düşünürlerinin etkisiyle hukuki formalizm hususunda şüpheci bir yaklaşıma sahipti.


Ancak bu yaklaşım 1930’lu yıllarda temelden tersine döndü. Bu, Stalin’in mahkemelerin gizli potansiyelini politik bir araç olarak görmesiyle açıklanabilir: açık bir iktidar kaynağı olarak değil (çünkü zorlama, hukuku aşan prosedürler üzerinden uygulanabilirdi ve uygulanıyordu), halk ile bir iletişim kurma tarzı olarak.


1930’larda gerçekleşen ‘muhafazakâr değişimden’ önce bile Sovyet toplumu adli prosedürlerin bu gizli anlamının farkındaydı. Sosyalist Devrimcilerin Yargılanması (1922) ve Shakhty Davası (1928) gibi 1920’lerde yaşanan bazı yargılamalar daha çok geniş bir izleyici kitlesine hitap eden “yargılama konferansları”  gibiydi. Bununla birlikte 1930’larda bu işlev; devletin, baş reformcu olarak Göstermelik Yargılamaların savcısı olan Andrey Vyshinskii’nin de yardımıyla, hukuk eğitimine, bilimine ve yargı ile ilgili kurumların yeniden örgütlenmesine yatırım yapmasıyla güçlendi. Bunu, sosyalizmin temel taşı ve Sovyet toplumunda bir inşa gücü olan hukuki düzenin açık bir kabulü olan “hukukun yeniden fetişleştirilmesi” izledi.


Bu da Sovyet mahkemelerinin propaganda amaçlı kullanımını arttırdı ve benim “Sovyet hukuk anlatısı” olarak adlandırdığım şeyi yarattı. Bu kısaca, Sovyet mahkemelerinde birincil ‘hikâye’ olarak sunulan belirli bir davanın gerçeklerinin kronolojik bir açıklaması olarak tanımlanabilir. Hukuk anlatısı nosyonu Sovyet hukuk sistemine özgü olmasa ve çeşitli yargı alanlarındaki hukuki prosedürleri tanımlamak için kullanılmış olsa da bu nosyonun Sovyet biçimi bir dizi farklı nitelik ile karakterize edilmiştir.


İlk olarak, yukarıda belirtildiği gibi, Sovyet hukuk anlatısı alışılmadık derecede geniş bir kitleye hitap ediyordu. Normal şartlarda mahkemede sunulan bir hikâye yargıcı ve jüriyi etkilemeyi amaçlasa da Sovyet mahkemeleri resmi olarak daha geniş bir halk kitlesini eğitmek işleviyle donatıldı. Bu “eğitim” yalnızca hukuka saygı gibi ideolojik olarak tarafsız değerlere uzanmakla kalmadı, aynı zamanda daha spesifik Marksist-Leninist değerlerin aşılanmasını da kapsadı. Yargılamaların açıklığı, (devlet kontrolündeki) medyada geniş çaplı haberler ve hatta gerçek hayatta yaşanan yargılamalara dayanan romanlar ve kısa hikayeler üzerinden yaygınlaştı. Bu durum kısmen mahkemenin karar alma sürecindeki rolünü kısıtlayan bir durum olan çekişmeli prosedürlerin yokluğuna atfedilebilir: sonuç önceden belirlendiğinde ikna edecek kimse yoktur.


İkinci olarak, resmi bir gündem olarak görülebilir. Sovyet hukuk doktrini, mahkemenin son derece kendine has bir rolünü daha da ileri götürdü: halk kitlesini eğitmeyi nesnel bir hakikat kurmakla eş anlamlı görmek. Bununla birlikte, çağdaş medeni hukuk sistemlerindeki benzer (ancak daha meşru) kavramların aksine, ikincisi materyalist diyalektiği kullanarak izlenimleri gerçeklik olarak yorumlamak anlamına geliyordu – gerçeklerden sapan bir anlatı yaratmak için güçlü bir zemin. Bu nedenle, propagandanın o dönemde Sovyet mahkemelerinin zımni bir hedefi gibi göründüğü iddia edilebilir.


Üçüncü olarak, Sovyet anlatısı belirli bir içerik türü ile karakterize edilmiştir. Örneğin suç işleme niyetini (suçun “manevi” unsuru – güdüler ve niyetler gibi) hukuka aykırı eylemin kendisinden daha önemli olarak sundu. Anti-Sovyet güdüler ağırlaştırıcı unsur olarak kabul edildi ve bu nedenle anlatı, sanığın eylemlerinin nesnel etkisine bakılmaksızın izleyiciye yayıldığında etkin bir şekilde cesaret kırıcı oldu.


Dahası, sanığın karakteri ve sınıfsal konumu ile mağdurun göreceli karakteristikleri hakkında birbirinden çok farklı iddialarda bulunuldu. Bu “portreler”, izleyici tarafından kolayca sindirilebilen açık kahramanlar ve düşmanlarla dolu bir hikâye yarattı: mevcut sosyal normları şekillendirmek adına tasarlanmış bir uyarıcı hikâye. Buna ek olarak bu anlatı, sınıf mücadelesini temsil etti ve yargılamayı sadece bir kişilikler savaşına dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda ezen ve ezilenler arasındaki bir gerilime de dönüştürdü. Bu, hem baskı için bir gerekçe hem de izleyicilerin öğreneceği politik bir ders temin etti.


Son olarak, bu özel anlatım çeşitliliğinin her yerde mevcut olması, Sovyet mahkeme yapısının çekişmeli yargılamalarda görülen “hikâye anlatıcılığı yarışından” uzak olması gerçeğinden beslendi: hem mahkeme hem de iddia makamı en başından beri aynı çizgiyi izledi. Savunma avukatları da iddia makamları kadar devletin hizmetkarları olarak görüldükleri ve benzer hedef ve fikirleri ilerletmeye zorlandıkları için savunma bile resmi çizgiyi tekrarlama vazifesinden muaf tutulmadı. Bu anlamda Sovyet hukuk anlatısı, neredeyse hiçbir zaman izleyicinin zihninde onu sağlamlaştıran rakip hikayeler tarafından sorgulanmadı.


Bu nedenle Sovyet hukuk anlatısı fenomeni ve mahkemenin bir propaganda aracı olarak kullanılması, o dönemde gerçekleşen yargılamaların birçok sıradışılığını açıklayabilir. Hukukun üstünlüğü totaliter liderliğe bir meydan okuma sunacak olsa da hukukun üstünlüğüne yönelik iddialardan biri de ironik bir şekilde totaliter liderliğin güçlenmesinin merkezinde bulunmasıydı.


Orijinal metin “The Soviet Court as a Propaganda Instrument” başlığıyla 9 Ağustos 2017 tarihinde The Language of Authoritarian Regimes sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.