Barbarlık: Theodor W. Adorno Düşüncesi Üzerine Notlar

Anna-Verena Nosthoff

Çev.: Bartu Şanlı


Bütün her şey gerçekten barbarlıktır ve kendi barbar ruhuna bile galip gelir.

-Theodor W. Adorno


Adorno’nun “barbarlık” terimini kullanımı muhtemelen en çok alıntılanan özdeyişi bağlamında anılmıştır: “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır.” (Adorno 1983:34) Halbuki günümüzde bu terim genellikle eserlerinin daha geniş bağlamı içinde sunulurken, terimin amaçlanan anlamı özellikle Adorno’nun ilk kez dile getirişinden sonra sıklıkla yanlış anlaşılmıştır.


Açıklığa kavuşturmak gerekirse, yukarıda belirtilen özdeyiş, şairleri veya sanatçıları susturmaya yönelik bir hüküm değildi. Sanat ve kültürün kaçınılmaz bir aporetik durum karşısında içeriden yanıt vermesini isteyen Adorno tarafından – özellikle Celan’ın şiirine yanıt olarak – birkaç kez yeniden dile getirildi. Yani, Auschwitz’den sonra şiir yazmak, bir farklılığın – gösteren ile gösterilen arasındaki, kişinin yazı veya genel olarak estetik yollarla ne üstesinden gelinecek ne de aşılamayacak radikal bir uçurumun – içinden yazmak anlamına gelir. Yine de, sosyo-politik gerçekliklerle aktif bir ilişki biçimi olarak şiir (ve ayrıca sanat ve düşüncenin kendisi), kavranamaz olana (yani Holokost’a) yanıt vermek zorundadır; bunu yapmaktan basit bir şekilde kaçınamaz. Muhatabına asla ulaşamayacağını, konuşmanın başarısızlığa mahkûm olduğunu bilerek sürekli konuşmak zorundadır.


Bir bütün olarak bu özdeyiş üzerinde çok fazla tartışma yaygın olmakla birlikte, burada ima edilen “barbarlık” terimine çok az ilgi gösterilmiştir. Bununla birlikte, kavramı Adorno’nun (ve kısmen Horkheimer’ın) kullanımını destekleyen daha geniş boyutlarda anlamak, bu hükmü tam olarak kavramak için çok önemlidir. En önemlisi, “barbarlığın” çeşitliliği, Adorno’nun genel teorik girişiminin karakteristiği olan sayısız meseleye değiniyor. Yani terim, teknik rasyonalizm, kitle kültürü ve ilerleme eleştirileri bağlamında yeniden ortaya çıkıyor. Kısacası, onun Aydınlanmaya yönelik radikal eleştirisi, araçsal aklın dışlayıcı bir biçimine bağlı kalır. Adorno tarafından hiçbir zaman açıkça tanımlanmasa da “Barbarlık" teriminin, tam da bu yüzden bir bütün olarak kendi eleştirel felsefesinin karmaşıklığını dolaylı olarak ele aldığı düşünülebilir. Terim, yalnızca yukarıda sözü edilen özdeyişi dile getirdiği “Kültür Eleştirisi ve Toplum”[1] da değil, aynı zamanda Negatif Diyalektik, Minima Moralia, Aydınlanmanın Diyalektiği ve birçoklarının düşündüğü gibi ölümünden sonra yayımlanan başyapıtı Estetik Teori’de de ortaya çıkıyor.


Adorno'nun terimi kullanışını destekleyen, birbirinden ayrılan ama iç içe geçmiş dört boyut olduğunu iddia ediyorum; bunların hepsi, esas olarak, onun radikal ve kalıcı olarak mevcut çağrısını, geri döndürülemez bir geçmiş karşısında sonsuz etik-politik sorumlulukla yüzleşme çağrısını yansıtır. Bu çağrı yalnızca sanatı veya kültürü değil, aynı zamanda bilim ve siyaseti de içerir - bir bütün olarak toplum, çevreleri amansızca dışlayan bir merkez olarak tasavvur edilir. Özünde bu sosyo-politik gerçeklerle kendi ilişkilerimize ilişkindir.


I.


İlk ve muhtemelen en belirgin boyut, barbarlığın en yüksek ifadesi olarak Holokost ile ilgilidir. Bu boyuta bağlı, temel bir aporetik koşuldur, yani, "nihai son" olarak, sonrasında her türlü yaşamı mantıksal olarak yasaklayacak olan Auschwitz’e rağmen yaşıyoruz. Bu nedenle, Auschwitz sonrası bir çağda olmamız, aslında belirli bir barbarlık içinde ima edilmektedir. Tek bir kelime yaşamın devam edebileceğinin teyididir; bir kavramın ya da terimin herhangi bir telaffuzu, radikal biçimde olumsuzlanması gereken şeyi acımasızca olumlar, ancak olumsuzlama olarak artık reddedilemeyecek olan şey artık bizim için mevcut değildir. Geçmiş, geri alınamaz. Açıkça söylemek gerekirse, bunun bir sonucu bütünün (yani varlığın) kendisinin barbar olmasıdır (karş. Adorno 2005b: 107); “her şeyin barbarlık olduğunu söylemekten farksız”lığını ima eder (Hullot-Kentor 2010: 23) - “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” özdeyişinin başka bir yüzeyi. Genel anlamda bu barbarlık basitçedir çünkü akla gelebilecek her şey barbarlıktır; düşünmenin kendisi sürekli devam eden varlığın tarzı gibi barbarlık içindedir. Böylece her şey barbarlığa dahildir: yazmak, nefes almak, yaşamak- bilhassa, hafızalarda yaşamak.


II.


İkinci anlam, kültürün kendisinin -ve onunla birlikte felsefenin- Auschwitz’in gerçekleşmesini engelleyemediği gerçeğine atıfta bulunur (Adorno 2005a: 366). Dahası, kültür bunu engellememekle kalmadı, hatta zaman zaman temkinli olarak Nazizm’e katkıda bulundu ve böylece çok daha radikal bir anlamda suç ortağı oldu. (Bu iddia, Adorno’nun Heidegger’in yalnızca Heidegger’in kendi yazılarında değil, her şeyden önce Heideggerciliğin farklı kollarına uygulanan temel-ontolojik “Jargon”unu kararlı ve yaşam boyu reddetmesinde açık bir şekilde görünmektedir.)


Aydınlanmanın başarısızlığından sonra hafızalarda yaşamaya devam eden boyutlar olan kültür ve felsefe de bu anlamda nihayetinde barbardır. Adorno şöyle der:


“Auschwitz, kültürün yenilgisini açık ve net biçimde ilan etmiştir. Felsefe, sanat ve aydınlanmacı bilimler geleneğinin orta yerinde bunların olabilmiş olması, bu geleneğin, yani tinin insanları ele geçirip etkileyecek, onları değiştirecek bir durumda olmadığıyla açıkla­namaz sadece. […] Radikal biçimde suçlu ve kırık dökük bu kültürün muhafazasını savunan kişi bu suça iştirak ederken, kültürü reddeden kişiyse kültürün foyası dökülünce ortaya çıkan barbarlığını teşvik etmektedir (2005a: 358).”[2]


***


Daha önce de belirttiğim gibi Adorno, ((I)hem genel anlamda (II) hem de belirli bir yaşama tarzı olarak kültürle ilgili olarak) barbar bir bütünden sık sık söz etmesine rağmen kültürü, sanatı ya da felsefeyi susturmaya çalışmıyor. “Yeni Kategorik Buyruk” olarak adlandırdığı şey, bunu fazlasıyla doğrulamaktadır. Buyruğun Negatif Diyalektik’de dile getirilmesi, (I) ve (II)’de genişleyen daha genel barbarlık durumuna kendi tepkisi olarak görülebilir. Hitler tarafından “özgür olmayan insanlığa” zorla kabul ettirilen (karş. Adorno 2005a: 365) bu buyruk, bireylerin “düşüncelerini ve eylemlerini Auschwitz’in kendini tekrar etmemesi ve buna benzer hiçbir şeyin olmaması için düzenlemelerini” talep eder. İlk başta çarpıcı olan, Adorno’nun -Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Horkheimer ile genişletilen- insanların özgür olmadıkları ve kendi suçları ile düşmüş oldukları ergin olmama durumundan başarılı bir şekilde kurtulmuş olmaktan çok uzak oldukları varsayımıdır. Auschwitz sonunda sözde doğrusal “uygarlık” sürecinin barbarlığı askıya almadığını kanıtlamıştı. Auschwitz’in amansız ve mantıksızca bastırılması, onun üstesinden gelmeye hizmet etmedi; daha ziyade cehaleti, evrensel olarak aydınlanmış bir tasavvur edilen nihai-durumu, evrenselliğe olası herhangi bir imayı ortadan kaldıran radikal bir felakete dönüştürmenin sonucu olarak, son derece aşırılık biçiminde geri dönüşünü pekiştirdi.


Sonuç olarak Adorno ve Horkheimer, yalnızca sözde evrensel akla (Kantçı anlamda Vernunft) başvurmakla artık kurtuluşu umamayacağımızı doğruluyorlar. İnsanların bahsettiğim ilk genel anlamda, aslında barbar olan bir durumdan asla kurtulabilecekleri (kendilerini özgürleştirebilecekleri bir araçtan bahsetmiyorum) hiçbir araç yoktur. Bununla birlikte, umutsuzca kaybedilen bir evrenselliği geri almak yerine, yeni kategorik buyruğun ışığında sorumluluğumuz her şeyden önce kendi onarılamaz başarısızlığımızla yüzleşmektir.


Buna rağmen Adorno’nun, sözü edilen temelde barbarca olan genel duruma karşı barbarca olmayan potansiyel tepki biçimlerine dair ipuçları verdiğini kabul etmek çok önemlidir ve bizim de bunlara odaklanmamız ve yanıt vermemiz gerekir; yalnızca düşüncelerimize değil, aynı zamanda özellikle “barbar olmayan durumu geri çağırma” (2005b: 50) talebiyle birlikte hareket eden eylemlerimize de vurgu yapan Yeni Kategorik Buyruk’a. Böylece, bütünün barbarca olmasına karşın “Auschwitz’den sonraki yegâne elverişli praksis, bütün enerjiyi barbarlıktan uzaklaştırmaya yöneltmektir” (2005b: 268). Pratik olarak bu elbette bütünün kaçınılmaz olarak barbar olduğu ışığında ütopik kalmalıdır; bununla birlikte, en azından bu imkânsız ütopik restorasyona işaret eden bir basamağa doğru çalışabileceğimiz bir anlam var. Adorno, hiçbir mevkiisi bulunmayan bir durum tasavvur eder, bu yüzden terimin kökeninin tam anlamıyla ütopiktir. Onun için yalnızca bir mekân olmayan, bir ütopya [u-topos] vardır. Bu anlamda aporetik bir durum içerisinden sorumluluğumuza çağrıda bulunarak eylem ve düşüncelerimize yön verir. O halde bütünün barbar olmasına rağmen sorumluluğumuz, Adorno ve Horkheimer’ın "yeni barbarlık" olarak adlandırdığı şeyde hüküm süren bu tuhaf barbar dürtülerin şifresini çözmektir. Bunlar, bağlı olduğumuz genel “barbarlık durumu”ndan (nihai sondan sonra yaşamaya karar vermemiz anlamında) daha spesifik olan kültürel-politik varlık tarzları bağlamında ortaya çıkar. Adorno’nun hâlâ sosyo-politik olanı oluşturan belirli barbar dürtülere yanıt vermeye yönelik üstü kapalı çağrısının, bir yanda bizim akıl yürütme tarzlarımızla (Negatif Diyalektik’in çoğunluğuna ve Diyalektiğe Bir Giriş’e [Einführung in die Dialektik] egemen olan bir düşünce) ve ilişki kurma yollarımızla ilgili sonuçları var iken diğer yandan ise şeyleşme süreçlerine yanıt vermesiyle ilişkisi vardır (En açık biçimde Aydınlanmanın Diyalektiği’nde ve Kültür Endüstrisi üzerine yazılarında ve yorumlarında dile getirilmiştir.)


III.


Adorno’nun düşünme tarzı, nesne ile kavram (Hegel’in anladığı anlamda Begriff) arasındaki radikal bir uçurumun kalıcı olarak farkında olarak bu yeni buyruğa potansiyel olarak yanıt verebilir. Başka bir deyişle, ikisi arasında bir sentez artık mümkün değildir. Adorno, kendisini kavramaya çalıştığı şeyden daha üstün gören bir konumdan kaçınan bir düşünme tarzına vurgu yapar. Bu düşünce (farklı bir epistemolojik hareketi kastetse de) şaşırtıcı bir şekilde Derrida’ya yakındır: Nesne, kendisini kapsamaya çalışan kavramdan daima kaçar. Sonuç olarak, barbarlıktan ayrılan bir tarzda akıl yürütme – Adorno aslında bunu “felsefenin barbar olmayan yanı” olarak adlandırır – bir koşula bağlıdır: “sorumsuzluk öğesinin gizliden gizliye farkında olmasıdır: Ona canlılığını veren de yargıladığı şey­den hep kaçan düşüncenin oynaklığıdır.”[3] (2005b: 127).


Adorno, akıl yürütmenin her zaman totaliter olma riskini taşıdığını iddia eder. Akıl yürütme her zaman bir başkasını yargılamayı, adlandırmayı ve kavramsallaştırmayı içerir. Herhangi bir kavram da nesneye bağlı tuhaf heterojenlikleri ve potansiyel belirsizlikleri kaybetme riski taşır. Örnek vermek gerekirse, "toplum" terimi (ya da Almanca'da Gesellschaft), son derece müphem ve sürekli değişen bir gerçekliği sözde tutarlı bir kavram içine sokmaya çalışır (karş. Adorno 1972: 9-19). Başka bir deyişle, kavramsallaştırma (Begriffsbildung) sürecinde her zaman uygulanan ve algıladığı nesnelerden soyutlama dolayısıyla indirgeme yapamayan kaçınılmaz miktarda şiddet vardır. (Adorno, 1958’de Frankfurt Üniversitesi’nde düzenlenen derslerde sıklıkla şu ifadeyi kullanır: “Nesneye şiddet uygulamak” [“dem Gegenstand Gewalt antun”,  karş. Adorno 1958: 297.])


Bu temel epistemolojik açmazın farkındalığını kaybeden, düşünen ve akıl yürüten özne, kaçınılmaz olarak hegemonik, dogmatik ve bu nedenle, son derece sorunlu iki güvenilir olmayan soyutlama tarzına bağlı kalan bir akıl yürütme tarzını ilan ederken totaliter hale gelir: (A) pozitivist, bilimsel, niceliksel bir düşünme tarzı ve (B) bürokratik, bağımsız, dünyevi olmayan bir varlık ve hareket tarzı. Aksine barbar olmayan bir düşünce tarzı, tümdengelimlerden kaçınır; güvenliği temel “ilklerde” veya ilk felsefe [prima philosophia] anlamındaki mutlaklarda aramaz.


Diyalektiğe Bir Giriş’te ifade edilen bir pasaj, bunu güzel bir şekilde özetliyor: Adorno burada tümel ile tikel arasındaki ilişki için, “düşünen varlığın üzerinde tam anlamıyla hiçbir gücün olmadığı bir şeydir” der ve nesneye yönelik bu güçsüzlüğe ait olmak, çarpıcı biçimde bir “hakikat ölçütü”dür [“worüber der Denkende eigentlich keine Macht hat”, 1958: 241]. Gerçekte üzerinde bir güç sahibi olmadığım şeyle beni uzlaştıran herhangi bir pekiştirici sentez, bu nedenle, zorunlu olarak hatırı sayılır bir miktarda güç anlamına gelmektedir. Adorno’nun terimleriyle ifade etmek gerekirse, "düşünceyi düzenlemenin keyfiliği" ile nesneye bir sentez “uygulanacaktır" (“von der Willkür des ordnenden Denkens […] aufgeprägt” (1958: 242)).


Adorno, "düzenleyici düşünce"de ima edilen bu yarı-hegemonik duruştan kaçınmak için, her zaman dikkatli olan ve beklenmedik olana yanıt verebilen; bununla birlikte kavramlara duyulan ihtiyacın farkında olan kendine özgü bir perspektifçiliğe bağlı kalır ve neredeyse köksap bir düşünce tarzını çağırır gibi görünür. Adorno sık sık “labirenti andıran yollar”dan “yer altı koridorları”ndan ve “birbiriyle ilişkili modellerden” söz ederken (Adorno 1958: 241) yine de çarpıcı biçimde patikaların resmine bağlı kalır. Bu nedenle, onun ima ettiği şey muhtemelen Paul Klee’nin Haupt- und Nebenwege’de [Ana ve Yan Yollar] (1929) resmedilen yarı labirente benzer bir hâlde hayal edilebilir; burada hâlâ kavranabilir ve belirsiz ufuklarda biten sayısız küçük yola izin verilir. Bu, Adorno’yu Deleuze’ün köksapından tartışmalı bir şekilde ayırır. Adorno, kavramlar olmaksızın düşünme çağrısı yapacak kadar ileri gitmez. Ona göre, imgeden -veya kavramdan- yoksun bir düşünce yoktur ve nesne ile özne arasındaki uçuruma rağmen de olmamalıdır. Esas itibarıyla, Adorno’nun ima ettiği şey, kendi bilinci yitirmiş dolayısıyla bir ölçüde kendine yabancılaşmış bir Aydınlanma geleneğinin yansıması olarak aklın eleştirel gücünü kendisine uygulayan düşünmenin kendisidir.


IV.


“Yeni barbarlığın” en belirgin hale geldiği son boyut, Adorno’nun 1930’ların sonlarında ve 40’larda ABD’deki sürgünü sırasında yakından tanık olduğu kapitalizmin devasa kültür endüstrisinin son zamanlardaki yükselişini reddetmesi bağlamındadır. Bu dönemde barbarlık malların üretiminin ve kültürel nesnelerin kitleselleştirilmesinin hegemonik tarzlarında yeniden ortaya çıktı. Sürekli büyüyen bir alan olarak sürekli genişleyen ve sosyo-politik alana bu kadar hızlı giren pazar ancak bir kitleyi kontrol etmeye çalışan bir sistemle ilgili bir ideolojiye yerleştiğinde barbarlıkla örtülü bir suç ortaklığı ortaya koyabilirdi. Pazar, eleştiri yerine benzerliği, düşüncesiz zevke acilen ihtiyaç duyulan, gerçeklerle kararlı bir meydan okumaya öncelik veren kültür biçimini teşvik etti.


Adorno’nun kapitalist kültürde ortaya çıktığını gördüğü şeylerin hiçbiri, kendi hesabına barbarlığın kendi nihai zirvesine (yani, nihai yıkıcı Eregnis olarak Holocaust) herhangi bir şekilde yanıt vermiyordu ve böylelikle onun yeni formüle ettiği buyruğa yanıtsız kalıyordu. Auschwitz’in ışığında özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kültürün kendi suç ortaklığıyla teorik ve pratik meşguliyetinin çok az olduğunu fark etti. Aksine, kapitalizmin acımasız benzerlik [sameness] üretimi (Adorno’nun sık sık “her zaman aynı” olarak adlandırdığı) kaçınılmaz olarak ötekiliği ve özdeş olmayanı dışlayan bütün bir homojenliğe katkıda bulunmuştur. Kültür Endüstrisi yukarıda tartışıldığı gibi, sözde bir halkın özgürleşmesi temelinde katı özgürlük propagandalarına rağmen yeniden bir kitle oluşturdu.


Bununla birlikte Adorno gerçeğin, özgürleşme için gerçek potansiyeller pahasına yalnızca sonsuz üretim döngüleriyle meşgul olduğunun ve böylece teknolojik akla körü körüne güvenerek bütünün genel irrasyonelliğini -ve dolayısıyla yanlışlığını- pekiştirdiğinin farkındaydı. Adorno’ya göre, rasyonalitenin diğerinden daha üstün olduğu ve sözde “kültürün” sözde barbar ilkellikten daha üstün olduğu varsayımı yine zımnen ifade edildi. Bu varsayım temelinde, kapitalist kitle kültürü yalnızca bastırmaya devam edebildi ancak içsel barbar dürtüsünün üstesinden gelemedi (Freudcu terimlerle ifade edilecek olursa, yıkıcı hoşnutsuzluklarını üretmeye devam etti). Adorno için gerçek şuydu ki böylece yalnızca potansiyelin gücünü yıkıma odaklayabilirdi. Burası, Adorno’nun Minima Moralia’dan alınan bir ifadesini uzun uzadıya alıntılamaya değer:


On dokuzuncu yüzyılın sanat erbabı beyefendisi, kısmen hiçbir gösterinin yemek saatlerinden çalmasına izin veremeyeceği gibi barbarca bir nedenle, operanın ancak ilk perdesini izlerdi; şimdiyse, yemeğe kaçma imkânının ortadan kaldığı bir ortamda, barbarizm öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, kültüre doyması artık mümkün değildir. Her program sonuna dek dinlenilecek, bütün çok-satanlar okunacak, her film daha Odeon galasında izlenecektir. Ayrımsızca tüketilen metaların bolluğu büsbütün zararlı ve yıkıcı bir boyuta ulaşmıştır bugün. Kişinin kendi yolunu bulmasını imkânsızlaştırmaktadır; ve tıpkı devasa bir markette kendine kılavuz arayan adam gibi, mallar arasına sıkışmış nüfus da liderini beklemektedir” (Adorno 2005b: 118-119)


Bununla birlikte, Adorno’nun yazılarında çok baskın bir tema olan kapitalizmin barbarlığı bağlamında da, potansiyel kaçış yolları için bir umut ışığı ifade eden kenar boşlukları bulunabilir. Adorno bazı noktalarda “teknik araçlarda ilerlemeye doğru barbar çilecilik” ve “kitle kültürü” (2005b: 50) olarak adlandırdığı şeye çağrıda bulunur. Bu göz kamaştırıcı ifade, çağdaş kültürel-politik durum açısından hayati önem taşımaktadır. Adorno’nun yazıları ve barbarlık kavramı üzerine kapsamlı bir yansımasını kendi sosyo-politik çağrışımlarına odaklanarak daha da acil hâle getiren böyle bir “çileciliğin” bugünlerde nasıl ortaya çıkabileceğini tasavvur etmek zordur.


Robert Hullot-Kentor’un (2010) aşağıdaki sözleri bu konuda çarpıcı bir öneme sahiptir:


Aydınlanmanın Diyalektiği’nin yayımlanmasının ardından, kendimizi Adorno’nun çalışmalarının muhatabı olarak on yıl önce fark edemeyeceğimiz bir şekilde tanıyoruz. Çünkü savaş sonrası yıllar [interregnum] sona erdi. Son bulmamış büyük korkunun -belki de asla bitmedi- geri dönüşünü deneyimliyoruz. Kuşkusuz tüm insanlık ve doğa tarihinin en felaket dolu anının işgalcileriyiz ve kendimiz hakkında fikir sahibi olamayız. Bizimki dahil olmak üzere hayatta kalan tüm nesiller için şu anda kararlaştırılmakta olan, geri dönüşü olmayan kalan toplamının, yani değiştirilemez olan “Nasıl Olabilirdi ?”nin bütün toplamıdır.


Orijinal metin "Barbarism: Notes on the Thought of Theodor W. Adorno" başlığıyla 15 Ekim 2014 tarihinde Critical Legal Thinking sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] Theodor W. Adorno “Kültür Eleştirisi ve Toplum” içinde Edebiyat Yazıları, çev. Orhan Koçak ve Sabir Yücesoy, Metis Yayınları, 2018, ss. 159-179. [ç.n]

Theodor W. Adorno, Negatif Diyalektik, çev. Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, 2016, s.332. Bu kitaptan yapılan çeviriler aksi belirtilmedikçe Şeyda Öztürk’ten alınmıştır. [ç.n.]

[3] Theodor W.Adorno, Minima Moralia, çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan, Metis Yayınları, 2005, ss.131. Bu kitaptan yapılan çeviriler aksi belirtilmedikçe Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan’dan alınmıştır. [ç.n]