(Salgının Icadı Üzerine) Açıklamalar

Giorgio Agamben

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Geçenlerde İtalyan bir gazeteci, mesleğinin gereği, artık ölülere bile saygının kalmadığı bu ülkede, salgının yol açtığı etik kafa karışıklığına ilişkin düşüncelerimi çarpıtmaya ve yanlışlamaya kendini adadı. Gerçeğe aykırı beyanlarını detaylı bir biçimde ele almanın dışında yazardan ve yazısından bahsetmek faydalı olmayacaktır. Dileyen herkes Quodlibet’te bulunan “Contagion” metnini okuyabilir. Bu metinde, bunun yerine, gayet net bir biçimde ifade edecek olsam da yanlış bir biçimde yorumlanacak bazı ek tefekkürler yayımlamak istiyorum.


Korku kötü bir rehberdir ancak insanların görmezden geldiği birçok şeyi açığa da çıkarır. Ülkeyi felç eden bu panik dalgasının açıkça gösterdiği ilk şey, toplumumuzun artık çıplak hayat dışında hiçbir şeye inanmamasıdır. İtalyanların, hastalık kapma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarında, normal yaşam koşulları, sosyal ilişkiler, iş ve hatta arkadaşlıklar, duygusal yakınlıklar ve dini ve politik inançları gibi hemen hemen her şeyi feda etmeye istekli oldukları açıktır. Çıplak hayat ve onu kaybetme korkusu insanları birleştiren bir şey değildir. Tersine onları kör eder ve ayırır. Diğer insanlar, Manzoni tarafından tanımlanan taunda olduğu gibi, artık yalnızca olası taşıyıcılar ve vektörler olarak görülmeli, ne pahasına olursa olsun kaçınılmalı ve en az bir metre uzakta tutulmalıdır. Ölüler – bizim ölülerimiz – artık bir cenaze hakkına sahip değiller; sevdiklerimizin cesetlerinin başına ne geldiği belli değil. Komşunun varlığı hayatımızdan silindi ve kiliselerin bu konuda sessiz kalması ilginç. Ne kadar süreceğini bilmeden bu şekilde yaşamaya alışan bir ülkede insan ilişkilerinin başına ne gelir? Hayatta kalmaktan başka değeri kalmayan bir topluma ne denir?


Salgının açıkça gösterdiği, birincisinden daha az rahatsız edici olmayan ikinci şey, hükümetlerin uzun zamandır bizi alıştırdığı istisna halinin gerçekten normal bir durum haline gelmesidir. Geçmişte çok daha ciddi salgınlar oldu ancak günümüzde olduğu gibi, hareket etmemize bile engel olacak bir olağanüstü hâl ilan etmeyi kimse düşünmemişti. Mütemadi kriz ve acil durum koşullarında yaşamaya o kadar alıştık ki yaşamın sosyal ve politik – hatta insani ve duygusal – boyutlarının kaybolduğu tamamıyla biyolojik bir duruma indirgendiğini fark ediyormuş gibi görünmüyor. Kalıcı bir olağanüstü hâl içinde yaşayan bir toplum artık özgür bir toplum değildir. Gerçekten de sözde “güvenlik kaygıları” uğruna özgürlüğü feda eden toplumumuz, kendisini mütemadi bir güvensizlik ve korku durumuna mahkûm etmiştir.


Virüsün savaş bağlamında konuşulması şaşırtıcı değildir. Gerçekten de olağanüstü hâl önlemleri etkin bir şekilde bizleri sokağa çıkma yasağı koşullarında yaşamaya zorluyor. Ancak görünmez bir düşmanla, her erkek veya kadının içinde gizlenebilen bir savaş, savaşların en absürdüdür. Esasında bu bir iç savaştır ve düşman dışarıda bir yerde değil, içimizdedir.


Endişe sadece bugün için değil, aynı zamanda sonrasında ne olacağına ilişkindir. Savaşların barışa dikenli tellerden nükleer santrallere kadar bir dizi zararlı teknolojiyi miras bırakması gibi, acil durum sona erdikten sonra bile salgın ile başlayan (ve geçmişte hükümetlerin gerçekleştiremedikleri) çeşitli deneylerin devam etmesi kuvvetle muhtemeldir: Üniversitelerin ve okulların kapatılması ve çevrimiçi derslere geçiş; politik ve kültürel meselelerle ilgili toplantılara ve kişisel tartışmalara kesin olarak son vermek ve bu konuşmaları dijital mecralara taşımak; ve mümkün olan her yerde, insanlar arasındaki her temasın – her “bulaşmanın” – yerini alacak makinelerin takdimi.


Bu makale ilk olarak Quodlibet internet sitesinde yayımlanmış ve D. Alan Dean tarafından İngilizceye çevrilmiştir.


İngilizceden çevirdiğimiz metin ‘Clarifications’ başlığıyla 17 Mart 2021 tarihinde D. Alan Dean'in Medium bloğunda yayımlanmıştır, İngilizce metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.