'Radikal Feminizm'i Kurtarmak

Ntina Tzouvala

çev. Büşra Uyar


2020’nin sonunda kendimi toplumsal cinsiyet, hukuk ve kalkınma konusunda bir ders verirken buldum.[1] Konuya aşina olmayan öğrencilerim için feminist hukuk teorisi hakkında hızlandırılmış bir kursu da içerecek şekilde en temelden başlamaya karar verdim. Ne olduğunun farkında bile varmadan kendimi Catharine MacKinnon’ın Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru’suna iyice kaptırmıştım ve… onaylarcasına öfkeyle başımı mı sallıyordum? 2000’lerin sonlarında yoğun bir şekilde ama çok kısa bir süreliğine hayranlık duyduğum radikal feminizmle son yarı-ciddi ilişkimden bu yana neredeyse on yıl geçmişti. Kısa bir süre sonra “cinsiyet savaşlarını”, lezbiyen ayrılıkçılığını ve -en kötüsü de- toplumsal cinsiyete ilişkin görüşlerimi radikal (?) bir şekilde değiştiren Judith Butler’ı keşfettim. MacKinnon’ın hukuk ve hukuk reformuna olan kesintisiz bağlılığı ve yavan bir anti-entelektüalizme (farklılık, hoş, nötr bir kelime ve aynı zamanda tüm Fransız güvenilirliğine sahip) zaman zaman bağlı olan “postmodernizm”e itirazları radikal feminizmle olan ilişkime de yardımcı olmadı. Son birkaç yılda TERFizmin (trans dışlayıcı radikal feminizm) yükselişi, radikal feminizmin siyasi ve entelektüel bir hareket olarak seyrini sürdürdüğüne dair inancımı kuvvetlendirdi. Radikal feministlerin kendilerini bir kez daha dindar Sağ ile iş birliği içinde bulmaları bir tesadüf mü -daha ziyade retorik bir soruydu-?


Ama sonra, kendimi başımı sallarken buldum. Tam o zamanlarda MacKinnon’ın kendi çalışmaları ve aktivizminin trans-dışlayıcı olduğuna dair herhangi bir iddiayı şüpheye yer vermeksizin reddettiği şaşırtıcı (?) bir röportajına denk geldim. Simone de Beauvoir’a atıfla, MacKinnon kimsenin (cis veya trans) kadın olarak doğmadığı, toplum içinde kadın olduğu konusu üzerinde duruyordu. Onu hem bir feminist kuramlaştırma meselesi hem de bir sosyal pratik nesnesi olarak ilgilendiren de bu toplumsal boyun eğdirme sürecidir. Aynı şekilde, merhum Andrea Dworkin de hem teorisinde hem de pratiğinde trans-kapsayıcıydı.


Elbette, TERF’ler bu kısaltmanın kadın düşmanı bir hakaret olduğunu iddia ederek bunun kullanımına karşı çıkıyor. Çoğunlukla detaylandırılmadan bırakılan bu iddia, (yoğun) itirazları çoğunlukla hakaretle eşleştiriyor. Bu kısaltmanın aşağılayıcı bir şekilde kullanıldığı konusunda şüphe yok (ben kesinlikle bu şekilde kullanıyorum), ancak bu onu mizojinist bir hakaret yapmıyor -TERFleri kadın oldukları için değil, onların kamusal olarak destekledikleri politik tutum dolayısıyla dışlıyor. Aslında, TERFizm suçlamaları trans-dışlayıcı bireylerin siyasetini eleştirinin merkezine yerleştiriyor. Bununla birlikte, Jennifer Saul, terimin yanıltıcı olabileceği ve yalnızca farklı feminizmler arasında değil, radikal feminizm içinde de anlaşmazlıkları belirsizleştirebileceği yönünde iddialarda bulunuyor. Benzer şekilde, Joanne Conaghan, temel TERF önermelerinden herhangi birinin “feminist” olarak tanımlanabilir olup olmadığı konusunda da şüphe uyandırdı.


Bu daha spesifik başka bir soruyu gündeme getiriyor: -eğer varsa- “trans-dışlayıcı radikal feminizm”, ne şekilde anlamlı bir radikal feminizmdir? “Sadece” trans kadınların dışlanmasının (ve trans erkekleri küçük görmesinin) yanında düpedüz düşmanca tavırlar sergileyen, özellikle de Sheila Jeffreys, Janice G. Raymond ve Julie Binder gibi önde gelen radikal feministlerin çok sesli, uzun zamandır süregelen birliktelikleri yüzünden bu soru çok sık sorulmuyor. Bu soru, birçok TERF’in feminizmle (radikal veya diğer feminizmlerle) uzun süreli bir birlikteliği olmaması gerçeği yüzünden değil, bunun yerine “cinsiyet kimliğinin beyana dayalı olarak belirlenmesi”ne yönelik feminist argümanların trans kadınların dişil alanlara dahil edilmesine karşı çıkma ve bunun doğru olmadığı konusundaki ısrarlara rağmen trans erkeklerin kadın kaldıklarını iddia etme amacına yöneldiği gerçeğiyle daha da karmaşık hale geliyor.


Tuvalet paniği bu itirazların merkezinde yer alıyor. Argümanlar şu şekilde: Ne şekilde ve hangi tıbbi prosedürlerden geçtikleri fark etmeksizin, trans kadınların dişil alanlara erişimine izin veren yasalar, “yırtıcı erkeklerin” kadın gibi giyinmelerine ve kadınlara saldırmak için sınırlandırılmış alanlara girmelerine neden olacak. Çeşitli radikal feminist gerekçelerle bu akıl yürütmeye karşı çıkılabiliyor. Biri, bu düşünce biçiminin sonuçlarını içeriyor: aslında, tuvaletlere yönelik daha “tetikte” bir yaklaşımın kurbanlarının, ister trans isterse cis olsun, kalıp-yargılara uymayan dişil kadınlar olması muhtemeldir. Tuvalete gitmek genellikle genetik testler içermediği için birinin “doğru” tuvalette olup olmadığına ilişkin değerlendirmeler, toplumsal cinsiyet normlarına ilişkin “doğaçlama” değerlendirmelere, yüzyıllardır kadın davranışlarını kontrol etmek amacıyla kullanılan değerlendirmelere bağlı oluyor ve özellikle de maskülen olarak algılanan cis kadınlara, butch lezbiyenlere, zarar verebiliyor (ve aslında, verdi ve hala veriyor). Aslında butch lezbiyenler ve diğer toplumsal cinsiyet normlarına uygun olmayan cis kadınlar Birleşik Krallık’ta yükselen anti-trans histerinin gölgesinde giderek artan bir şekilde taciz ihbar ediyor.


Bununla birlikte, bu düşünce biçimi ve radikal feminist teori (ve uygulama) arasındaki en ciddi gerilim bu tuvalet paniğinin istenmeyen sonuçları değil, daha ziyade ataerkil toplumlarda şiddet, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet hakkındaki çekirdek radikal feminist önermelerin terk edilmesi ve hatta tersine dönmesidir. Tuvalet hikayesi, cinsel saldırı ve toplumsal cinsiyete ilişkin “yabancı tehlike” anlayışına dayanıyor: Bazıları, muhtemelen özellikle canavarca ve kararlı “yırtıcı erkekler (kendilerini “ciddi anlamda” trans olarak tanımlasın veya tanımlamasınlar)”, kadın alanlarına erişmek ve kadınlara zarar vermek için “elbise giyinmeye” isteklidir. Birçok açıdan bu, radikal feministler de dahil olmak üzere tüm feministlerin yapı-söküme uğrattıkları tecavüz ve cinsel saldırının tam anlamıyla farazi bir resmidir. Toplumsal cinsiyete dayalı ve cinselleştirilmiş zararın istisnai, canavarca ve dikkat çekici olduğu, hane içinde değil de kamusal tuvaletlerde gerçekleştiği ve -en önemlisi- özellikle saldırgan erkeklerin işi olduğu ve tüm erkeklere fayda sağlayan bir sosyal yapı olmadığı fikri, radikal feminist teori ve pratiği açısından bir lanet olmuştur.


Açmama izin verin: Radikal feministler ataerkil toplumlarda kadınlar, cinsiyet ve şiddet hakkında birbiriyle bağlantılı birçok iddiada bulunuyorlar. İlki bir gözleme dayanıyor: Radikal feministler (haklı olarak) tecavüzün, cinsel saldırının ve kadına yönelik şiddetin toplumlarda, zannedildiğinden daha yaygın olduğunu iddia ediyorlar; ancak erkek gücünün her şeyi kapsayan doğası nedeniyle kadınlar bunu anında tanıyamıyor. Aslında, bilinç-yükseltme şeklinde kolektif süreçler, kadınların patriyarkayla olan deneyimlerini parçalarına ayırmayı ve yerimizi ikincilleştirilenlerden birisi olarak anlamamızı sağladığı için gerekliydi. Siyahi radikal feministlerin rolü, bu konuda öncülük ettiği için önemliydi. İkincisi, radikal feministler, fiziksel şiddete başvurmayan ve kadınlara karşı cinsel anlamda saldırgan olmayan erkeklerin bile bu şiddet içeren ikincilleştirme sisteminin yapısından yararlandığını öne sürdüler. MacKinnon bizi tecavüzü, fahişeliği (onun deyimiyle) veya pornografiyi işkence -genellikle devlet görevlileri tarafından uygulanan şiddet için kullanılan bir kavram- biçimleri olarak kavramsallaştırmaya çağırdığında (her ne kadar aynı zamanda bu kavramların küçültülmesine kesinlikle karşı çıkıyor olsa da) sadece bunların gerçekten zararlı olduğunu söylemiyordu.[2] Daha ziyade, bu eylemlerin siyasi işlevlerine, çok daha geniş ve daha derin bir eril iktidar yapısının “zorlama” mekanizmaları olarak işaret ediyordu. Devlet destekli işkenceye çok benzer şekilde tecavüz, şiddet ve mizojinist gözdağı, gücün erkekler ve kadınlar arasında eşitsiz dağılımını sağlama anlamında, salt özel bir amaçtan ziyade “kamusal” bir amaca hizmet ediyor.


Bu anlayış, heteroseksüel yakınlık ve seksin, maskülen iktidarın her şeyi kapsayan doğasından bağımsız bir şekilde yaşanıp yaşanamayacağı sorusunu getirdi. Bu soru radikal feministler için kadınların ezilme odağı, sanıldığı gibi toplumda üzerinde uzlaşılamamış regl, çocuk doğurma ya da sadece bir vajinaya sahip olma (birçok TERF’in sahip olabileceği gibi) değil, zorunlu heteroseksüellik, heteroseksüelliğin normalleştirilmesi, onun kadınların varlığının kaçınılmaz ufkuna dönüşmesi olduğu için özellikle önemliydi.[3] Bazı (ama kesinlikle hepsi değil) feministler için cevap açık bir hale geldi: Kadınlar, ataerkil baskıdan uzakta doyurucu, şiddet içermeyen bir hayat yaşamak istiyorlarsa tek seçenek lezbiyenlikti. Söylemeye gerek yok, politik lezbiyenlik özellikle iyi değildi, en azından Andrea Long Chu’nun belirttiği gibi, arzuyu siyasi ilkeye uygun hale getirmeye çalışmak bir kediye banyo yaptırmaya çalışmak kadar kolaydır (Ben 12 yaşından beri diyet yapıp bozan bir feministim, bu yüzden bilirim).


Buradaki niyetim, son birkaç on yılda LGBT+ hareketini devralan “böyle doğdum” söyleminden muhtemelen daha çekici olsa da politik lezbiyenliğin erdemlerini yeniden tartışmaya açmak değil. Bunun yerine amacım, TERF muhakemesinde bu argümanların hepsinin ve herhangi birinin önemli eksikliklerini gözlemlemektir. Aslında, heteroseksüel trans-dışlayıcı feministler için, ana tehlikenin kamusal tuvaletlerde değil, kendi oturma odalarında olduğu fikri endişe verici olabilir; ancak bu radikal feminizmin temel bir önermesidir (aynı zamanda lezbiyen TERFlerin heteroseksüel ve biseksüel kadınların “düşmanla uyumak” konusundaki argümanlarını unutmalarına ilişkin de söylenecek çok şey var). Politika tamamen önceliklendirmeyle ilgiliyse, trans-dışlayıcı feministler, elbise giyen tuvalet avcısının tamamen kurgusal senaryosunu, ezelden beri var olan eril şiddete karşı takıntı haline getirmeye karar verdiler -özellikle de kadınların kendilerini istismarcılarıyla karantinada buldukları ve beyaz olmayan kadınların gelişmiş kapitalist ekonomilerde hizmet sektörünün çöküşünün ekonomik sonuçlarıyla yüzleştiği bir zamanda. Bunların hiçbiri radikal feminizmin veçhelerinin TERFlerin trans kadınlara yönelttikleri türden argümanlara açık olmadığı anlamına gelmemelidir. Özellikle, MacKinnon da dahil olmak üzere radikal feministler, kendilerini ataerkil düzen altında tahakkümün erotikleştirilmesi hakkında sofistike argümanlar yapmakla, özellikle ücretli emeğin ve toplumsal yeniden üretimin zararına, kadınların baskısının dile getirildiği birincil konuma yükseltmek (bu olmasa da fiilen özel kılmak) arasında gidip gelirken buldular. Bununla birlikte, radikal feminizmin temellerinin yeniden değerlendirilmesinin, ahlaki bir paniğe dönüşmesinden ziyade, aslında, kapsayıcı bir feminizmi ve temelde kadınların ezilmesinin kökeniyle yüzleşen bir feminizmi savunmamıza yardımcı olacağına giderek daha fazla ikna oluyorum. Bunu yaparken, uzun süredir hem radikal feminizmin hem de kapsamlı insan özgürlüğünün ufkunda canlı kalan kesişimsel mercekler aracılığıyla kadınlara yönelik baskının dikkatli ve üretken okumalarını açıklayan trans feministlerin yazılarıyla dikkatli bir şekilde ilgilenmekten faydalanabiliriz.


*Yvette Russell’a dikkatli okumaları ve yorumları için çok teşekkürler.


Orijinal metin “Salvaging the ‘RF’: Radical Feminism and Trans Exclusion” başlığıyla 3 Şubat 2021 tarihinde Critical Legal Theory sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.


[1] Bir bakıma, bu yazı aynı zamanda neoliberal üniversitenin öğretimi dişileştirilmiş emek olarak ele alma ve buna göre değersizleştirme eğilimi üzerine, özellikle de genellikle eril olarak kodlanan araştırmayla ilgili bir yorumdur. Öğrencilerimle ve öğrencilerimden daha fazla değilse de “araştırma zamanlarımda” öğreniyorum ve bunun için son derece minnettarım.

[2] Seks işçileri, tecavüzü tamamen seks işçiliğiyle bir tutmanın tecavüze uğradıkları zaman üzerlerine kalan zararı engellediğini reddettiler: Juno Mac, Molly Smith, Revolting Prostitutes: The Fight for Sex Workers’ Rights (Verso, 2018).

[3] Bu kavrayış aynı zamanda -aynı cinsiyetten kişilerin birbirine ilgi duyması anlamında gelen- eşcinselliği imkânsız hale getiren TERFçe argümanları farklı bir açıdan görmemizi sağlar. Eşcinselliği çoğu kez düşünülemez kılan ataerkil toplumların tüm yapısıdır ve yine de queer kadınlar yüzyıllardır bu tuhaflıkların üstesinden gelmektedir. “Endişe” sadece ikiyüzlü ve aşağılayıcı değil, aynı zamanda feminist kuramsallaştırma ve queer kadınların hayatları hakkında derin bir cehaleti de ortaya koyuyor.