"Feminist Etik Nedir?" Üzerine

Hasan Basri Çifci


Hilde Lindemann, “Feminist Etik Nedir?” başlıklı metnine feminizmin ne olduğunu tespit etmekle başlar. Bu soruya verilen yaygın cevabın “kadınların sosyal olarak erkeklere eşit kılınması” olduğunu söyler ve bu cevaba üç önemli soru yöneltir (Lindemann, 2019, s. 7): “Hangi erkeklere eşitlik?”, “Neden erkeklere eşitlik?” ve “Kadın nedir ki?”.


Birinci soru ırk, sınıf, eğitim düzeyi, yaş ve sağlık gibi dezavantaja sebep olabilecek birtakım niteliklerden soyutlanmış homojen bir erkekler grubu mevcut olmadığı için önemlidir. İkinci soru, eşitlik bu belirsiz erkekler grubu referans alınarak hedeflendiği, ulaşılması gereken eşitlik erkek odaklı belirlendiği için önemlidir. Üçüncü soruysa “kadın”la kastedilenin ne olduğu ilk bakışta belirgin gözükse bile, yakından bakıldığında bu belirginlik yitime uğradığı için önemlidir.


Beauvoir’ın aynı yöndeki savından hareketle Lindemann kadını toplumsal bir kurgu olarak ele alır (Lindemann, 2004, s. 8). Bu kurguda kadın erkeğin bir ötekisi olarak ve yalnızca erkekle bu ilişkisi temelinde tanımlanmaktadır. Bu çıkarım –Lindemann’ın da ayrıca işaret ettiği gibi– bizi MacKinnon’ın devlet kuramının feminist eleştirisine taşır. MacKinnon’a göre, eşitlik düşüncesi bir aynılık ve farklılık karşılaştırmasına dayandığında, kadının aynılığı erkeğe uygunlukla, farklılığıysa erkeğe uymayan yönleriyle hesaplanır (2020, s. 255). Öte yandan, erkeğin birtakım olanaklardan faydalanmak için aynılık, yani kadına veya başkalarına benzeme gibi bir mecburiyeti olmadığı gibi, farklılıkları, yani onu kadından veya başkalarından ayırt eden özellikleri de zaten telafi edilir (MacKinnon, 2020, s. 259). Gözden kaçan “erkeklerin kadınlarla olan farklılıklarının kadınların erkeklerle olan farklılıklarına eşit olduğudur” (MacKinnon, 2020, s. 259).


Buna karşılık, Lindemann kendi feminizm anlayışını eşitlikle, kadınlarla ve farklılıkla doğrudan ilişkilendirmez; bunun yerine feminizmi güç ilişkisiyle –toplumsal cinsiyetle– bağlantısı içinde anlamak gerektiğini söyler (2019, s. 10). Bu aşamada cevaplanması gereken yeni bir soru belirir: “Toplumsal cinsiyet nedir?” Lindemann’ın düşüncesinde toplumsal cinsiyet bir normdur ve kişilerin yapıp etmelerinin nasıl olması gerektiğini belirler (2019, s. 10). Kaynağını eşitsiz bir güç ilişkisinden alan –kendisi de bizzat bir güç ilişkisi olan– toplumsal cinsiyet, bu normatif doğasını hukuk gibi sosyal kurumlar ve eğitim gibi sosyal uygulamalar aracılığıyla pratiğe döker (Lindemann, 2019, s. 10-11).


Lindemann toplumsal cinsiyetin bir güç ilişkisi olduğunu ortaya koyduktan sonra, gücü belirli bir gruba atfetmez, bir tür kesişimsellikten de söz eder. Toplumsal cinsiyet –hem kadınlar hem erkekler bakımından– ırk, sınıf, eğitim düzeyi, yaş ve sağlık gibi dezavantaja sebep olabilecek birtakım nitelikleri de hesaba katarak farklı düzenlerde farklı güç ilişkileri kurar (Lindemann, 2019, s. 14). Bu bakımdan diğer tüm güç ilişkileriyle karışıp birleşir, azalıp çoğalır, kesişir.


Buraya kadar Lindemann başta sorduğu üç soruya da yanıt vermeye başlamış gibidir. Kesişimsellik bahsi birinci soruyla, erkeğin referans alınması bahsi ikinci soruyla ve toplumsal cinsiyetin ne olduğu bahsi üçüncü soruyla doğrudan bağlantılıdır. Ama Lindemann açık seçik bir yanıt vermek yerine soruları derinleştirip yinelemekle kalır, bu aşamada daha ileri gitmez. Burada önemli olan bu soruların sorulmasıdır, çünkü ancak bu soruları soran bir etik feministetik olarak karşımıza çıkar.


Lindemann toplumsal cinsiyeti bir güç ilişkisi olarak tanımladıktan sonra, feminizmin de toplumsal cinsiyetle, yani bu güç ilişkisiyle ilgili olduğunu ortaya koyar ve bu çerçevede feminist etiğin esas görevlerini saptamaya girişir: Feminist etiğin esas görevlerinden ilki, toplumsal cinsiyeti ayakta tutan güçleri açığa çıkarmak, bunları aşikâr hale getirmektir (Lindemann, 2019, s. 15). Feminist etik bu görevini yerine getirmekle tüm bu güç ağlarının perdesini aralar, gerekirse alaşağı eder ve içeride ne olduğunu herkese gösterir. İkinci görev, bu güç ilişkilerinin ahlaki anlamına ilişkin kuram oluşturmaktır (Lindemann, 2019, s. 15). Bu görevini yerine getirirken feminist etik, ilişkilerin değerine, niteliğine, işlevine dair birçok soru sorar. Feminist etiğin üçüncü göreviyse, toplumsal cinsiyet gibi meşru olmayan güç ilişkileri dışında kalan başka bazı güç ilişkilerini ahlaki bakımdan gerekçelendirmek, meşru güç ilişkilerini ahlaki bakımdan temellendirmektir (Lindemann, 2019, s. 15-16). Feminist etik bu görevini ifa ederken bu kez neyin nasıl olduğuna değil, nasıl olması gerektiğine dair bir sorgulama imkânına da erişmiş olur.


Lindemann’ın çizdiği çerçevede feminist etik mevcut iktidar ilişkisini görünür kılar, bunların anlamına ilişkin kuramsal açıklamalar yapar ve başka türlüsünün de ahlaken mümkün ve meşru olduğunu gerekçelendirmeye çalışır. Bu türden bir açıklama, feminist etiğin olması gerekenden ziyade olanlarla ilgilenip ilgilenmediği gibi bir soruyu gündeme getirebilir. Lindemann da metnin bu aşamasında bu soruyu –sorulmasına fırsat bırakmayacak şekilde– cevaplamaya girişir. Lindemann’a göre “şeylerin ne olduğunu bilmiyorsanız, nasıl olması gerektiğine ilişkin verdiğiniz reçeteler de gerçekte bir işe yaramayacaktır” (2019, s. 17).


Gerçekten de mevcut güç ilişkilerinin nasıl işlediğini, bu ilişkiler içinde bulunan insanların nasıl deneyimler yaşadığını bilmeksizin olması gerekene ilişkin sorular sorulması ve bu sorulara muteber cevaplar verilmesi daha güçtür (Lindemann, 2019, s. 17-18). Feminist etiğin üçüncü görevini yerine getirebilmesi için, ilk iki görevini de ifa etmesi, yani mevcut olanı görünür hale getirerek kuramsallaştırması gerekir. Ancak ilk iki görevini yerine getirmiş bir feminist etik üçüncü görevini de gerçekleştirme kabiliyetine sahip olur. Kaldı ki, bu üçüncü görevi feminist etiğin yalnızca betimleyici değil, aynı zamanda normatif bir yapıyı da haiz olduğunu gösterir (Lindemann, 2019, s. 17-18).


Lindemann’ın feminist etiğin görevlerine ilişkin yaptığı açıklamanın gündeme getirdiği bir diğer soru da kişiler arasındaki ilişkilere odaklanan etik kuramlarla devletle yurttaşlar arasındaki ilişkilere odaklanan politika kuramları arasındaki çizginin feminist etik bakımından belirsiz hale gelip gelmediği sorusudur. Lindemann bu soruyu da –yine sorulmasına gerek kalmayacak şekilde– cevaplamaya girişir ve feminist etik açısından böyle bir çizginin çekilmesini zorlaştıracak iki sebep ortaya atar: İlk sebep, zaten kişisel olanın da politik olduğuna ilişkin feminist kuramdaki yaygın düşüncedir (Lindemann, 2019, s. 19). İkinci sebep, feminist etiğin kuram oluştururken bu kuramları politik ve eleştirel kuramlara bağlama eğilimidir (Lindemann, 2019, s. 20).


Lindemann’ın çizdiği çerçevede feminist etiğin üç görevine baktığımızda bu iki sebebin izlerine rastlamak mümkündür. Lindemann’ın feminist etiğe bakışında da politik olanla ahlaki olan birbirini takip eder. Hatta feminist etik kuramsal yolculuğuna politik olandan başlar ve bu yolculuğu ahlaki olanda noktalar.


Özetle, Lindemann’ın “Feminist Etik Nedir?” başlıklı metni ilk aşamada feminizmin ne olduğuna ilişkin sorular sorarak toplumsal cinsiyetle ilişkisini açık ettikten sonra bu ilişki temelinde feminist etiğin anlamını araştırır ve görevlerini açıklar. Son aşamadaysa bu çerçeveden doğabilecek iki soruyu yanıtlayarak muhtemel eleştirileri sağaltır.


Lindemann’ın metninde göze çarpan bir argüman, toplumsal cinsiyetin bir güç ilişkisi olduğu, ama bunun homojen bir erkekler grubunun homojen bir kadınlar grubuna uyguladığı bir güç olarak tespit edilemeyeceği argümanıdır. Lindemann’ın haklı olarak ifade ettiği üzere ırk, sınıf, eğitim düzeyi, yaş ve sağlık durumu başka dezavantajlar yaratabilir ve kişilerin güce maruz kalma deneyimini farklılaştırabilir (2019, s. 14).


Böyle bir kesişimsellik argümanıyla yoğrulmuş bir feminist etik, bunun tersini iddia eden, yani güç ilişkisini homojen gruplar arasında ele alan bir feminist etiğe göre çok daha sağlam bir yapı üstüne kurulmuştur. Bu bakımdan olanı saptayan ve bu saptamalarla olması gerekeni arayan bir feminist etik, ırka, sınıfa, eğitim düzeyine, yaşa, sağlık durumuna ve daha birçok şeye ayrıca bakarak güç ilişkilerinin çeşitliğini görme ve ortaklıklarını kavrama olanağına sahip olur. Daha çok güç ilişkisinin ve hatta güç ilişkilerinin birbirleriyle ilişkilerinin incelenmesi güç ilişkilerini açıklamak bakımından müthiş zengin bir kuramsal imkân yaratır.


Öte yandan, Lindemann’ın metninde kesişimsellik argümanı kadar kuvvetli olmayıp tartışmaya açılabilecek bir argüman, olması gerekeni araştıran bir etiğin öncelikle olanla uğraşması gerektiği argümanıdır. Lindemann’ın bu fikri feminist etiğin üçüncü göreviyle bağlantılı olarak karşımıza çıkar. Lindemann’a göre, feminist etik, toplumsal cinsiyet gibi meşru olmayan güç ilişkileri dışında kalan başka güç ilişkilerinin ahlaki bakımdan temellendirilmesini yapar (2019, s. 15-16). Yani etik olması gereken gücün peşinden koşar, meşru gücü arar ve bunun için de önce olanla hesaplaşması gerekir. Oysa, olması gerekende güç olmayabilir; güçten yoksun bir olması gereken kuramsal olarak mevcut olabilir ve feminist etik olanla hiçbir hesaplaşma gerçekleştirmeksizin bunun peşinden de koşabilir. Toplumsal cinsiyetin dayandığı –ve Lindemann’a göre bizzat anlamını bulduğu– güç ilişkilerine ikame olacak başka bir meşru güç arayışı feminist etik için mecburi olmayabilir. Feminist etik bunun ötesinde de sorular sorabilir, bundan fazlasının olanaklarını da araştırabilir.


Kaynakça


Lindemann, Hilde (2019). What is feminist ethics?. An Invitation to Feminist Ethics içinde (3-22 ss.). 2.Baskı, New York: Oxford University Press.


MacKinnon, Catharine A. (2020), Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru, çev: Türkân Yöney ve Sabir Yücesoy. 3.Baskı, İstanbul: Metis.