Modern Et Tröstlerini Ortadan Kaldırmak

Viveca Morris

Çev.: T. Gizem Soyergin


Bu yazı  Etin Hukuk ve Ekonomi Politiği Sempozyumumuzda sunulan bir tebliğdir.


Amerika bir zamanlar rekabetçi bir et endüstrisine sahipti. Artık değil.


Kırk yıl boyunca, ABD hükümeti, büyük ölçüde yabancılara ait bir avuç et şirketinin rakiplerini öldürerek veya yalayıp yutarak yatay olarak ve tedarik zincirlerini silip süpürerek dikey olarak büyümesini kayıtsızca izledi. Bugün 4 büyük şirket – JBS, Tyson Foods, National Beef ve Cargill – Amerikan sığır etinin yüzde sekseninden fazlasını kontrol ediyor. Üç şirket – JBS, Tyson, ve Smithfield Foods – Amerikan domuz etinin yüzde altmış üçünü kontrol ediyor. Bunlardan ikisi – JBS ve Tyson – aynı zamanda tavukçuluk sektörünün de yüzde 38’ini kontrol ediyor. Tahıl, tohum, tarım ekipmanları, tarım kimyası, hayvancılık genetiği ve hayvan ilaç endüstrileri de aynı şekilde yüksek oranda konsolide hale geldi.


BU AMERİKA’NIN ET OLİGOPOLÜYLE İLK MÜCADELESİ DEĞİL.


1900’lerin başında, “Et Tröstü” diye ifade edilen beş et şirketi Amerikan et endüstrisini boyunduruğu altına almıştı. Günümüzün modern Et Tröstleri gibi, tüketiciler için fiyatları yükselten ve çiftçilere daha düşük fiyatla ödeme yapan bu şirketler, hem et satıcıları hem de besi hayvanı alıcıları olarak baskın pazar gücüne sahiptiler.


O zamanlar, istihdam edilen her dört Amerikalıdan biri çiftlik işlerinde çalışıyordu. Bugün ise altmış altıda bir kişi çalışıyor. Hayvanları için düşük ücretler ödenmesinden bıkmış olan besi hayvanı üreticileri harekete geçilmesini talep etti. Başkan Woodrow Wilson, mezbaha endüstrisindeki rekabete aykırı uygulamaları araştırmak için yeni kurulan Federal Ticaret Komisyonu’nu yönetti. Federal Ticaret Komisyonu kısa bir süre sonra, mezbaha endüstrisinin piyasayı manipüle etmek, rekabete zarar vermek ve fırsatçılık yapmak için güçlerini nasıl “adaletsiz ve yasadışı” kullandığını detaylandıran bir dizi aleyhte rapor yayınladı.


Bunun üzerine, Wilson’un başsavcısı beş büyük mezbaha endüstrisini perakende pazarlardan, soğuk hava depolarından, terminallerden, demiryollarından, piyasa gazetelerinden, depolardan ve etle ilgisi olmayan diğer gıda sektörlerinden çıkmalarını gerektiren bir uzlaşma kararına zorladı. Kongre ayrıca, besi hayvancılığıyla uğraşan kişileri rekabet dışı uygulamalardan korumak için ABD Tarım Bakanlığı’na geniş yetki veren 1921 İstifçiler ve Stok Sahaları Yasası’nı yürürlüğe koydu. Antitröst yasalarını uygulayarak, et endüstrisi üzerinde antitröst denetimi gerçekleştiren üç kurum – ABD Tarım Bakanlığı, Federal Ticaret Komisyonu ve ABD Adalet Bakanlığı – sonraki elli yıl boyunca rekabetçi besi hayvancılığı pazarlarını sağlama almayı çoğunlukla başardı.


Ancak 1970’lerde, çok büyük et şirketleri tekrardan hızlıca büyümeye başladı ve rakiplerini sindirdi. Firmalar ve işleme fabrikaları sayıca küçülmeye ve boyut olarak büyümeye başladı. Ancak bu kez federal hükümet büyük şirketlere engel olmak adına pek bir şey yapmadı. Aksine, onları güçlendirdi.


1971’de, Başkan Richard Nixon, o zamanlar birçok tarımsal işletme kurulunda görev yapmış olan Earl Butz’u ABD Tarım Bakanlığı’na liderlik etmesi için atadı. Bu olay endüstri ile kurum arasında o zamandan beri durmadan dönen döner bir kapı açtı. Gazeteci Tom Philpott, Butz hakkında “çiftçileri çıkarlarını açıkça zorlayan büyük tarım şirketlerinden korumayı amaçlayan Yeni Düzen tarım politikalarına bir dirgen daldırdı.” diye yazdı. Butz, Dust Bowl’dan beri tarım arazilerini koruyan ve gıda fiyatlarını sabitleyen tedarik yönetimi programını ortadan kaldırdı ve emtia mahsullerinin üretimini en üst düzeye çıkarmayı amaçlayan yeni bir ‘’büyü ya da çık’’ gıda politikası dönemini başlattı. Yoğun fosil yakıt monokültürlere verilen sübvansiyonlar, ucuz tahıl bolluğuna yol açtı ve bu da sırayla fabrikada yetişen çiftlik hayvanlarına yol açtı. Michael Pollan, “Fabrika çiftlikleri, çiftçilerin tahılları olgunlaştırma maliyetinden daha ucuza tahıl satın alabildiklerinden beri çiftçilerin yapabildiklerinden daha ucuza hayvanları şişmanlatabiliyorlar.” diye yazdı.


Bu esnada, mahkemeler ve antitröst uygulama kurumları kendi başlarına ‘’büyü ya da çık’’ dönemine atıldı. Zephyr Teachout’un yeni kitabında açıkladığı gibi, bu dönemde ABD rekabet politikasına ve uygulamasına ‘’Chicago Okulu’’ hukuk ve ekonomi mantığıyla yönlendirilen iki yeni öncül hâkim olmaya başladı. İlk öncül, antitröst yasasının amacının, fiyattaki değişikliklerle ölçülen “tüketici refahı”nın artırılmasıdır. İkinci öncül ise, antitröst eyleminin uygunluğunun, halk ya da Kongre’deki temsilcilerimiz tarafından karar verilen politik bir soru olmasındansa, profesyonel ekonomistler tarafından tavsiye verilmiş mahkemeler tarafından karar verilen teknik bir problem olmasıdır.


Sandeep Vaheesan’ın geçenlerde bu blogta yazdığı gibi, antitröst yasalarının bu yeniden yorumlanmasının sonucunda “bol tüketici refahını sağlanmadı ancak oligarşi zincirlerinden kurtarıldı.’’


Austin Frerick’in belirttiği gibi, ‘’tüketici refahı standardı’’ kendi şartlarında başarısız oldu. 1970’lerden 1990’lara kadar, hayvancılığın hızlıca endüstrileşmesiyle et fiyatları düştü. Ancak fiyatlar, on yıllardır yükselmeye devam ediyor. 2000 yılından bu yana, genel olarak gıda fiyatları enflasyondan daha hızlı yükseldi ve et fiyatı daha da hızlı arttı. Geçen yıl, her büyük Amerikan et sektöründeki – sığır eti, domuz eti, tavuk ve hindi - majör şirketler fiyatları yüksek tutma komplosuyla sivil davalara ve/veya federal soruşturmalara konu oldu. Bir dava, tavuk endüstrisinin tek başına fiyat sabitlemesinin dört kişiden oluşan ortalama bir Amerikan ailesinde yılda 330 dolara mal olduğunu hesapladı.


Ancak, "tüketici refahı" standardındaki en büyük problem sadece süpermarket et fiyatlarını dikkate almasıdır. Endüstrinin güçlenmesinin sarsıcı sosyal ve ekolojik maliyetlerini hesaba katmıyor. Pollan ve diğerlerinin yıllardır yazdığı gibi, Büyük Et Endüstrisinin  ucuz et üretimi gücü ve kabiliyetine erişi, serbest piyasada uygulanan girişimci anlayışın bir sonucu değildir. Çok uluslu et şirketlerinin büyümesinin ve et fiyatlarının yapay olarak düşük kalmasının birincil nedeni, hükümetimizin bunları herkesin pahasına da olsa büyük ölçüde sübvanse etmesidir.


Hükümetimiz, Büyük Et Endüstrisini doğrudan, federal mahsul ürünlerinin çoğunu hayvan yemi yetiştiren geniş çiftliklere tahsis ederek, hayvan fabrikası altyapısını finanse ederek, ürünlerinden milyarlarca dolar satın alarak ve çok daha fazlasını yaparak destekliyor. Bu destek sonucu vergi mükellefleri, soyulmuş federal kurumlara, endüstri yanlısı akademik araştırmalarla şekillendirilen politikalara, daha az duyarlı bir demokrasiye ve işlerin bu şekilde devam etmesi için yürütülen güçlü endüstri lobiciliğine maruz bırakılıyorlar.


Hükümetimiz, büyük et şirketlerini, yıkıcı maliyetleri cezasız bir şekilde halka zorla kabul ettirmelerine izin vererek dolaylı yoldan destekliyor. Bunu, endüstrinin havayı kirletmede, içme suyunu zehirlemede ve iklim krizini tetiklemedeki rolleri de dahil olmak üzere fabrika çiftçiliğinin çevresel etkilerini düzenlemede başarısız olarak; mezbaha işçileri için güvenli çalışma koşulları sağlamada başarısız olarak; çoğu çiftçinin sendika kurma hakkı ile asgari ücret ve fazla mesai ücreti kazanma hakkını reddederek; ne kadar acımasız olursa olsun “ortak tarım uygulamalarını” eyalet hayvan zulmü karşıtı yasalarının çoğundan muaf tutarak; ve ilaca dirençli enfeksiyonlardaki artışa rağmen endüstrinin antibiyotik kullanımını (büyümeyi hızlandırmak ve kalabalık bir şekilde yaşayan hayvanları hayatta tutmak amacıyla) kısıtlamayarak yapar.


Bu et şirketleri tekel güçlerini tüketiciler için fiyatları yükseltmek amacıyla kullandıkları gibi, şu anda Amerikalıların gıdaya harcadıkları her dolar için yaklaşık 15 sentten daha azını alan çiftçilere ödenen fiyatları düşürmek için de kullanıyorlar. Bu 1950’de 41 sentten düşüktü. Bugün, Smithfield Foods gibi yabancılara ait olan şirketlerin – genellikle kendi bölgelerinde başka alıcıları olmayan – çiftçilere “kendi topraklarında serf” muamelesi yapan ve onları kendi komşularıyla karşı karşıya getiren hileli anlaşmalar teklif etmeleri sıradan bir durumdur. Amerika’daki tavukların yüzde doksanı bu feodal sistemde yetiştiriliyor. Sözleşmeli tavuk çiftçilerinin yüzde yetmişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve çoğu felç edici bir borçla yüz yüze geliyor. Küçük çiftçilerin çoğu geçimlerini bile sağlayamıyor. 2018’de, 350.000 dolardan az satış yapan çiftçilerin ortalama net çiftlik geliri 1.524 dolar. Çiftçi intihar oranları şu anda genel popülasyonun 3.5 kat üstünde.


Endüstrinin güçlenmesinin gıda hayvanları üzerindeki etkisi de yıkıcı oldu. Gıda hayvanlarının yaşamındaki birçok acımasız deneyimden biri mezbaha konsolidasyonunun gerektirdiği çiftlikten mezbahaya gitgide daha uzun süren yolculuktur. Şu anda domuzların (ve hastalıklarının) yiyecek, su, yatacak yer, aşırı sıcaklıklardan koruma ya da yeterli alan olmadan ülke genelinde yüzlerce mil taşınması sıradan bir durumdur. 1967’de Amerika genelinde, yaklaşık 10.000 mezbaha yerel çiftçilere hizmet ediyordu. Bugün ise ülkemizdeki büyükbaş hayvanların ve domuzların yüzde doksan beşinden fazlası 60 büyük fabrikada kesiliyor. Üç domuz fabrikası, domuz etimizin yüzde 15’ini işliyor.


Yalnızca “verimliliği” maksimize etmek başka açılardan da sorunludur. Covid-19’un açığa vurduğu gibi verimlilik, esneklik maliyetine neden olabilir. 1960’larda iki düzine mezbahanın geçici olarak kapatılması tedarik zincirinde yerel dalgalanmalara sebep olabilirdi. 2020’de ise iki düzine mezbahanın geçici olarak kapatılması, işçiler ve aileleri için dev dalgalar yarattı, çiftçi gelirlerini sarstı, milyonlarca çiftlik hayvanının toplu olarak ölümüne yol açtı.


Son yarım asırdır, ABD et üretiminin mottosu “büyü ya da çık” olmuştur. Ancak şimdi çiftçiler, mezbaha işçileri, yerel topluluklar, akademisyenler, çevreciler, hayvan koruma aktivistleri, tüketici güvenliği savunucuları ve kamu sağlığı uzmanları da dahil olmak üzere artan sayıda çıkar grubu yeni bir dönem çağrısında bulunmak için birleşiyor: ‘’Büyük olanı defedin.’’ Bu koalisyon, Büyük Et Endüstrisi’nin tekelci güç suiistimallerine karşı güçlü bir denetimin yeniden canlandırılması için diretiyor. En azından, Kongre’deki bazı üyeler bu çağrıyı duyuyor.


Bu sonbaharda, 300’den fazla çeşitli kuruluş, Çiftlik Sistemi Reformu Yasası’nı destekledi. Senatör Cory Booker (D-NJ) ve Temsilci Ro Khanna (D-CA) tarafından sunulan bu yasa tasarısı, Büyük Et Endüstrisi’nin gıda tedarikimiz üzerindeki politik ve ekonomik baskısını yok etmek için gerekli olan gözü pek bir düzenlemedir. Yürürlüğe girerse, yeni fabrika çiftliklerinin inşasını engelleyecek, 2040 yılına kadar geniş fabrika çiftliklerini aşamalı olarak ortadan kaldıracak, daha sürdürülebilir tarım yöntemlerine geçmek isteyen sözleşmeli çiftçilere gönüllü satın alma teklif edecek, şirketleri hava kirliliklerinden sorumlu tutacak ve çiftçileri suiistimalci anlaşmalardan korumayı güçlendirecektir. Bizim bunun gibi ve bundan da iddialı düzenlemelere ihtiyacımız var.


Hükümetimiz modern Et Tröstünü ortadan kaldıracak araçlara – ve bundan da fazla araç oluşturma gücüne – sahip. Onları çalışmaya zorlamanın vakti geldi.


Orijinal metin “Break Up The Modern Meat Trust” başlığıyla 24 Kasım 2020 tarihinde Law and Political Economy Project sitesinde yayımlanmıştır, orijinal metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.