Absürt Bir Tekerrür

Giorgio Agamben

Çev.: Yusuf Enes Karataş


Green pass ve pandeminin politik olarak yönetilme şekliyle ilgili olarak hükümet tarafından çıkarılan kararnameleri haklı çıkarmak için sık sık bu kararnamelerin dayandığı bilimsel mantık hususunda konuşulur. Bunun ima ettiği sonuçların kabul edilebilir olup olmadığı düşünmeden bilim ve politika arasındaki bu şekilde pervasızca kurulan ilişki üzerine düşünmekte fayda var.


Mussolini İtalya’da ırk yasaları uygulamaya karar verdiğinde, birincil kaygısı bu yasalara bir meşruiyet kaynağı ve bilimsel bir temel sağlamaktı. Bu nedenle 5 Eylül 1938 tarihli ilk kanun hükmünde kararnamenin [Regio Decreto] yayınlanmasından bir ay önce, 14 Temmuz tarihli Journal of Italy’de tamamı büyük İtalyan üniversitelerinde profesör olan seçkin bilim insanlarının (bugün çok kesin bir biçimde bilimin şaşmaz doğruları gösterdiğini iddia eden virologların ve doktorların göz atmasını istediğim bir liste) imzasıyla bir bildiri yayınlandı. Bu bildiriye göre, “tamamen biyolojik” temeller göz önüne alındığında, ırklar birbirinden ayrılıyordu ve Yahudiler “saf İtalyan ırkı”na ait değildi.


Asgari düzeyde dikkat ve sorumluluk sahibi bir zihin için bu iki dizi düşünceye yol açmalıdır; birincisi, doğası gereği politik sonuçlar doğuran kararları bilimsel gerekçelere dayandırdığını iddia etmenin son derece riskli olduğu; ikincisi ise bilimsel yeterlilik ve etik vicdanın mutlaka birbiriyle uyum olması gerekmediği gerçeği. Nitekim 1938’de önemli sayılan bilim insanlarının, kamplara gönderilenleri deneylerinde kobay olarak kullanmaktan çekinmediklerini hatırlarsak, araştırma ve etiğin birbirinden sıklıkla ayrıldığını görebiliriz. Ayrıca Temmuz 1933’ü, bir devletin programlanabilir bir biçimde vatandaşlarının sağlının bakımını üstlendiği ilk tarihi hatırlamak da yersiz bir hatırlama olmayacaktır; Hitler, iktidara geldikten hemen sonra, Alman halkını kalıtsal hastalıklardan korumak için bir kararname çıkardığında, yaklaşık 400.000 kişinin kısırlaştırılmasına karar veren özel tıbbi komitelerin kurulmasının yolunu açtı.


Daha az bilinen bir gerçek ise, Nazizm’den çok önce, büyük ölçüde Carnegie Enstitüsü ve Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilen bir öjeni politikasının özellikle Kaliforniya’da olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nde planlandığı ve Hitler’in açıkça bu modele atıfta bulunduğudur. Sağlık, biyopolitikaya dönüşen bir devlet politikasının nesnesi haline gelirse, ilk olarak her bireyin özgür iradesini ilgilendiren bir husus olmaktan çıkar ve her ne pahasına olursa olsun yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük haline gelir.


Bir kez daha vurgulamam gerekiyor ki bu, birbirinden farklı tarihsel fenomenlerin eşitlenmesi değil, kendi disiplinlerinin tarihine duyarsız görünen bilim insanlarının, bilim ve politika arasında bulunan ve eleştirel bir biçimde telakki edilmeyen bir bağlantının olası sonuçları üzerinde düşünmelerini sağlamakla ilgilidir. Nasıl hukuk ve hayatın birbirine karıştırılmaması gerekiyorsa, nasıl Anayasa’nın da bize hatırlattığı gibi yasama organının kişinin hayatı ve haysiyetine değinirken özellikle ihtiyatlı olması gerekiyorsa, hukuk ve tıbbın birbiriyle örtüşmediğini ileri sürmek de hakikati ifade eder.


Tıbbın, yüzyıllardır ilke edindiği ve doktorların bugün pek çok önemli noktada görmezden gelip çiğnediği görünen Hipokrat Yemini’nin gayrikabil-i rücu kabullerine göre hastalıkları tedavi etme görevi vardır. Eğer tıp bu ilkelere ve Hipokrat Yemini’ne uymak yerine pandemi hususunda İtalya’da ve başka yerlerde – zımnen veya açıkça – gördüğümüz gibi, hükümetlerle kaçınılmaz olarak müphem bir anlaşmaya girerek, kendisini yasa koyucu konumuna getirirse, bu sağlık açısından mutlaka olumlu sonuçlar getirmez ve tıbbi mantığa riayet edilmesi sonucunda bireylerin özgürlüklerinde kabul edilemez kısıtlamalara yol açabilir.


https://medium.com/contrahistorical/an-absurd-gesture-becomes-its-destiny-6b5717422c4e